Atatürk Döneminde Türkiye-Yunanistan İlişkileri

Atatürk Ansiklopedisi sitesinden

Cumhuriyetin ilanından sonra, 1923–1930 yıllarını kapsayan dönemde, genç Türkiye Cumhuriyeti bir yandan Lozan’dan arta kalan problemlerini çözmeye çalışırken diğer yandan özellikle komşuları ile ilişkilerini ilerletmeye çalışmıştır. Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra Türkiye’nin Balkanlarla ilgili dış politikasındaki en önemli konu Türk-Yunan sınırının düzenlenmesi meselesiydi. Lozan Antlaşması’yla Batı Trakya’yı Yunanistan’a vermek zorunda kalan Türkiye, gücünü tekrar bu bölge ve ortaya çıkardığı sorunları çözmek için harcadı. Bu amaçla Türkiye Cumhuriyeti Balkan devletleriyle bir dizi ikili antlaşmalar imzaladı. Aralık 1923’te Arnavutluk’la, Ekim 1925’te Bulgaristan ve Yugoslavya ile dostluk antlaşmaları imzalandı. Yeni Türk devleti için Batı Trakya’nın önemi bölgede büyük oranda Türk nüfusunun yaşamasından ve Millî Mücadele’de Türk devletinin sınırlarını belirleyen Misak-ı Millî içerisinde yer almasından geliyordu. Yunanistan’ın işgali sırasında bile bölgedeki Türk nüfusu Yunan nüfusunun yaklaşık dört katı kadardı. 1914 yılında Batı Trakya’da yaşayan 129.120 Türk nüfusuna karşılık 33.910 Yunanlı yaşamaktaydı. Bu oran 1920’de Trakya’nın Yunanlılarca işgali sırasında da fazla değişmemişti. İki devlet arasında Lozan’da çözüme bağlanmamış olan mübadele ve Patrikhane sorunları gibi çetrefilli konular çözüm beklemekteydi. Mübadele meselesi 1923 yılında imzalanan bir sözleşme ve protokolle çözümlenmiş gibi görünse de Türkiye ve Yunanistan arasındaki uygulama sorunları giderilememişti. Bu olaya bağlı bir diğer sorun ise Patrikhane meselesi idi. Türkiye, 1924 yılında Patrikhaneye atanan Patriği, mübadele kapsamında olduğu için bu görevde bulunamayacağını belirterek sınır dışı etmişti. Bu sorunlar Türk-Yunan ilişkilerini 1930’lu yılların başlarına kadar etkilemeye devam etmiştir.

1930’lara Kadar Türkiye-Yunanistan İlişkileri

Lozan Konferansı’ndan sonra Türk-Yunan ilişkilerini 1930’lu yılların sonlarına kadar meşgul eden konu mübadele veya etabli anlaşmazlığı olmuştur. Yunanistan’da yaşayan Müslümanlarla Türkiye’de meskun Rumların değişimi konusu, Lozan Konferansı’ndan sonra, Türk ve Yunan heyetleri tarafından ele alınmış ve ortak bir komisyon oluşturulmasına karar verilmişti. Türkiye ve Yunanistan 30 Ocak 1923’te bir sözleşme ve protokol imzalamış, bununla mübadeleye tabi tutulacak kimselerin durumlarıyla mübadelenin koşulları belirlenmişti. Bu maddeye göre İstanbul’da oturan Rumlar ile Batı Trakya’da oturan Müslümanlar mübadele dışı kalacaktı. Türk tarafı antlaşmada geçen ‘30 Ekim 1918 tarihinden önce İstanbul’a yerleşen Rumlar mübadeleye dâhil değildir.’ hükmüne göre hareket etmek isterken Yunan tarafı herhangi bir tarih kısıtlaması olmadan İstanbul’a yerleşmiş (etablis) tüm Rumların mübadele dışı sayılması gerektiğini belirtiyordu. Aslında Yunanistan’ın amacı, İstanbul ve civarında mümkün olduğunca fazla Rum nüfusu bırakmaktı. Elbette Türkiye de tam tersini düşünüyor, çok sayıda Rum’un Türkiye’den gitmesini istiyordu. Mübadele Antlaşmasının 2. maddesindeki etabli kelimesinin her iki devlet tarafından farklı yorumlanması Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkileri gerginleştirdi. Bu arada sıkıntı yaratan bir başka konu da Yunanistan’ın Kavala ve Drama bölgelerinden göç edecek Müslümanlara Yunan makamlarının baskı yapması ve birçok Türk’ün malını gasp ederek direnen bazı Türkleri tutuklaması oldu. Mübadeleye tabi bölgelerde Yunanlılar türlü yöntemlere başvurmakta ve baskı ile Türk mallarını gasp etme çabasındaydılar. Bazı bölgelerde askerî makamların Türkleri zorla evlerinden çıkardığı, mallarını yağma ettiği ve bu zulümlerden kurtulmak için Türklerin dağlara kaçtığı görülüyordu. Türkiye Lozan’ı imzalayan devletlerin elçiliklerine bir nota vererek bu durumu protesto etmişti. Gerek mübadelenin yarattığı sorunlar, gerekse etabli anlaşmazlığı Türk – Yunan ilişkilerini çok sıkıntılı bir döneme sokmuştu. Ayrıca Patrikhane meselesi de bu ilişkilerin bozulmasında önemli bir unsur olarak ortaya çıktı. Lozan görüşmelerinde Türkiye tarihî süreç içinde Türklere karşı zararlı faaliyetler içinde olan Fener Rum Patrikhanesini İstanbul’dan çıkartmak istemişti. Ancak Batılı devletlerin baskıları sonucu bu konuda başarılı olamamıştı. Sonuçta, komisyonlarda verilen ve zabıtlara geçirilen sözler üzerine Patrikhanenin siyasi işlerle uğraşmaması, sadece dinî işlerle meşgul olması şartıyla İstanbul’da kalmasına izin verildi. Ancak, 1924 yılında Patrik seçilen Konstantin Araboğlu’nun mübadeleye tabi tutularak sınır dışı edilmesi iki ülke arasındaki mevcut gergin ilişkileri daha da kötüleştirmişti. Neticede, 19 Mayıs 1925 tarihinde Patrik seçiminin yenilenerek Vasil Georgidios’un Patrik seçilmesiyle iki ülke arasındaki ilişkiler biraz yumuşadı. Meriç Nehri’nin iki ülke arasında sınır olması meselesi de 1926 yılında Türkiye ve Yunanistan’ı Milletler Cemiyetinde karşı karşıya getirdi. Yunanistan, 26 Şubat 1926 tarihinde, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sınırı belirleyen Meriç nehrinin doğu kolunun sınır olması gerektiği iddiasıyla Milletler Cemiyetine başvurmuştu. Türkiye ise Ege’ye doğu ve batı olarak iki kol hâlinde akan Meriç Nehri’nin batı kolunun sınır olduğunu savunmaktaydı. Lozan Antlaşması’nda ise sınır ‘Meriç nehrinin aktığı yön boyunca olacaktır.’ şeklinde tarif edilmişti. İngiltere’nin Milletler Cemiyetindeki temsilcisine göre, sınırı çizen antlaşmanın 2. maddesine göre önce Meriç Nehri’nin iki kolundan hangisinin ana kol olduğunun belirlenmesi gerekmekteydi. Bunu ortaya koyacak olan kurum Milletler Cemiyetinin belirlediği ‘Sınır Tayin Komisyonu’ üyeleriydi. Ancak Yunanistan, meseleyi Sınır Tayin Komisyonunun değil Uluslararası Adalet Divanının çözmesini istedi. Türkiye buna karşı çıktı. Sonuçta, 17 Mart 1926 tarihinde toplanan Milletler Cemiyeti Komisyonu, meselenin Sınır Tayin Komisyonu’nun çözüm alanına girdiğine karar vererek Yunanistan’ın teklifini reddetti. Bu şekilde Türkiye ile Yunanistan arasında devam eden gergin ilişkilerin yumuşamaya başlaması ancak 1928 yılından sonra mümkün oldu. Bu dönemde Balkanlar’da gittikçe artan İtalyan-Fransız rekabeti de Türk-Yunan ilişkilerinin yumuşamasını kolaylaştırmıştı. Fransa’nın bazı Avrupa ve Balkan ülkeleriyle ittifaklara girerek Balkanlarda nüfuzunu artırması İtalya’yı harekete geçirmişti. İtalya, Türkiye ve Yunanistan ile iyi ilişkiler kurarak Fransa’nın etkisini azaltmayı planlamaktaydı. Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunları çözmeye yönelik ciddi adımlar 1928 yılı Nisan ayında İtalyan devlet başkanı Musolini’nin Türk ve Yunan dışişleri bakanları ile görüşmesinden sonra atıldı. Türkiye, Yunanistan’dan daha fazla İtalya ile ilişkilerin geliştirilmesini arzu etmişti. Ancak, Musolini ‘Roma’ya giden yol Atina’dan geçer.’ diyerek Türk- Yunan ilişkilerini düzeltilmesini istedi. Bütün bunlara rağmen Türkiye, Yunanistan ile uzlaşma arayışlarına devam etmekten geri durmadı. Bu amaçla Türk Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Yunanlı meslektaşı Michalacopoulos ile 1928 yılı Nisan’ında Cenevre’de yaptığı görüşmede Türkiye ile Yunanistan arasında bir uzlaşmaya varılmasını teklif etti. Yunanlı Bakan bunun gerçekleşebilmesi için iki devlet arasında büyük anlaşmazlığa sebep olan mübadele ve taşınabilir ve taşınmaz mallar konularının çözüme bağlanması gerektiğini belirtti. Aras’ın ısrar etmesi üzerine Michalacopoulos, anlaşmazlığa sebep olan konuların hakeme götürülmesi şartıyla bir anlaşma yapılabilmesinin mümkün olduğunu belirterek hazırladığı bir anlaşma metnini Aras’a sundu. Türk Dışişleri Bakanı da, Türkiye’nin hazırladığı bir metni Yunanlı Bakana verdi. Bunun üzerine bundan sonra ikili görüşmelerin normal diplomatik kanallarla yapılmasına karar verildi. Bu dönemde İtalya’nın Balkanlar’da nihai amacı Türkiye ve Yunanistan’ı yanına alarak üçlü bir pakt imzalamaktı. Bunu gerçekleştirmek için de Roma, Atina ve Ankara’nın yakınlaşmasını teşvik etmekteydi. Türkiye ise Yunanistan’ı beklemeden İtalya ile bir dostluk ve tarafsızlık antlaşmasını bir an evvel imzalamak arzusundaydı. İtalya, Ankara ile 30 Mayıs 1928’de Tarafsızlık ve Uzlaşma Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşmanın imzasından sonra kendisini daha serbest hisseden Türkiye, Yunanistan ile mübadele, mal ve mülklerin iadesi konularında devam eden görüşmelerden bir sonuç çıkmaması üzerine görüşmeleri sona erdirdi ve bu konuların halli için ‘Mübadele Komisyonuna’ müracaat edilmesi noktasında ısrar etti. Türkiye, aynı zamanda, Batı Trakya’dan gelen Türklerin mallarının iade edilmemesi üzerine İstanbul’dan göçen Rumların mallarına el koyarak bunları Türk göçmenlere tahsis etti. Bu durum, 1928 yılının başlarında düzelmeye başlayan Türk-Yunan ilişkilerinin yılın ikinci yarısında tekrar gerilmesine neden oldu. Ancak, Bulgaristan’ın Balkanlarda revizyonist bir politika izlemeye başlaması ve Yunanistan ile Batı Trakya ve Makedonya sorunlarını gündeme getirmesi üzerine Atina, Ankara ile yakınlaşma ihtiyacı duydu. Yunanistan’ın Türkiye ile ilişkilerini geliştirme isteği Yunanistan Cumhurbaşkanı tarafından Atina’daki Türk Büyükelçisi’ne 30 Aralık 1929 tarihinde yapılan bir mülakat esnasında iletildi. Görüşmeler Türkiye ile Yunanistan arasında temel sorun olan mübadele meselesini çözüme kavuşturan 10 Haziran 1930 tarihli antlaşmasının imzalanması ile sonuçlandı. Bu antlaşma ile doğum yerleri ve yerleşme tarihleri ne olursa olsun İstanbul’daki Rumlar ile Batı Trakya’daki Türkler ‘etabli’ (yerleşmiş) kapsamı içine alındı. Mübadeleye tabi olanların malları için de anlaşmaya varıldı. Komisyonlarca bu malların değer tespiti yapılacak ve değeri fazla olan taraf karşı tarafa ödemede bulunacaktı. Böylece taraflar arasında önemli bir sorun çözüldü. İlişkilerde bir yumuşama dönemi yaşandı. 1930 yılından sonra ise Türk – Yunan ilişkilerine Balkan Antantı damgasını vurdu.

1930 Sonrası Türk – Yunan İlişkileri

Sorunların çözümü üzerine ilişkilerdeki yumuşamanın bir göstergesi olarak, 27–31 Ekim 1930 tarihleri arasında Venizelos Türkiye’yi ziyaret etti. Yunan başbakanının ziyareti esnasında 30 Ekim 1930 tarihinde iki ülke ilişkilerini dostluk çerçevesine oturtan “Türk-Yunan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Hakemlik Antlaşması” da imzalandı. Antlaşma, onay belgelerinin 5 Ekim 1931 tarihinde Başbakan İsmet İnönü’nün Yunanistan’ı ziyareti esnasında karşılıklı teslim edilmesi sonucu yürürlüğe girdi. Aslında 1929 yılında Atina’da düzenlenen 27. Evrensel Barış Kongresi’nde, Balkan devletleri arasında ortak sorunları ve çıkarları ele alacak bir Balkan Birliği Enstitüsünün kurulması önerisi üzerine, Balkan Birliğinin kurulmasına yönelik olarak bir konferansın toplanması kararlaştırılmıştı. Bu karar doğrultusunda ilk Balkan Konferansı Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan’ın yarı resmî temsilcilerinin katılmasıyla, 5 Ekim 1930’da Atina’da toplandı. Daha çok ülkeler arasındaki sorunların tartışılmasıyla geçen I. Balkan Konferansı’nda, Türkiye ve Yunanistan’ın üstün çabaları sonucunda Balkan devletleri arasında her yıl Dışişleri Bakanları düzeyinde bir toplantı yapılması, bir Balkan Paktı hazırlanması ve amacı Balkan ülkeleri arasında ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi alanlarda yakınlaşmayı sağlayarak Balkan Birliğinin kurulmasını kolaylaştıracak olan daimi bir teşkilat kurulması kararları alındı. Sıkıntılı da geçse, I. Balkan Konferansı’nda Balkan ülkeleri dış müdahaleler olmaksızın, kendi aralarında meseleleri çözebileceklerini anladılar. I. Balkan Konferansı’nda alınan kararlar gereğince II. Balkan Konferansı 20–26 Ekim 1931’de İstanbul’da toplandı. Bu konferans toplandığı sırada Türkiye ile Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkların halledilmiş olması Balkan Birliğinin gerçekleşmesi için birlikte hareket etmelerini kolaylaştırdı. II. Balkan Konferansı’nda statükocu ve revizyonist Balkan devletleri arasındaki yakınlaşmayı sağlamak için ekonomik, teknik ve kültürel alanlara ağırlık verildi. Konferansta istenilen sonuç elde edilemedi. Konferansı en önemli amacı olan saldırmazlık ve dostluk esaslarına dayalı bir Balkan Birliği Projesi hazırlanması sağlanamadı. III. Balkan Konferansı ise 23–26 Ekim 1932 tarihlerinde Bükreş’te toplandı. Ancak bu defa kopmalar yaşandı. Önce Bulgaristan bir bahane ile toplantıyı terk etti. Daha sonra Arnavutluk da konferanstan çekildi. Fakat konferansın diğer dört üyesi olan Romanya, Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan Balkan ülkeleri arasında bir gümrük birliği kurulmasını kararlaştırdılar ve Balkan Antantı yapılmasını kabul ettiler. IV. Balkan Konferansı toplanmadan önce Bulgaristan’ı Balkan Birliğine dahil etmek için büyük çaba harcanmıştı. Ancak bütün bu çabalara rağmen Bulgaristan, Balkan Birliğine girmeye ikna edilemedi. Yine de IV. Balkan Konferansı diğerlerine göre daha olumlu bir hava içerisinde toplanmıştır. Bu konferansta Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte hareket ettiği, hatta daha aktif ve zorlayıcı bir politika izledikleri görüldü. Balkan Paktı’nın imzalanmasından kısa bir süre önce, 12 Ocak 1934 tarihinde Venizelos, Mustafa Kemal Atatürk’ü dünya barışına yaptığı katkılardan ötürü “Nobel Barış Ödülü”ne aday gösterdi. Yapılan görüşmeler sonunda da, Balkan devletleri arasında bir pakt oluşturulması ve çok taraflı anlaşmalar yapılması benimsendi. Yayımlanan ortak bildiri ile bütün Balkan devletlerinin Balkan Paktı’na katılması çağrısı yapılarak konferans sonlandırıldı. Cenevre’de 4 Şubat 1934 tarihinde parafe edilen Balkan Antantı ve Ek Protokolü 9 Şubat 1934 tarihinde Türkiye, Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan’ın katılımıyla Atina’da imzalandı. Pakt, adı geçen devletlerin siyasi, kültürel ve sosyal alanlarda işbirliği yapmalarını ve Balkanlar’da mevcut toprak düzeninin devam ettirilmesini amaçlıyordu. Ayrıca, Paktı imzalayan devletlerin sınırları birbirlerine karşı güvence altına alınıyor ve Balkan devletlerinden birine yapılacak bir saldırı durumunda yardımlaşma öngörülüyordu. Balkan Paktı, Atatürk’ün İtalyan tehlikesine karşı bölgesel bir savunma oluşturulması ve Bulgaristan’dan gelebilecek bir taarruzun engellenmesi beklentilerini tam olarak gerçekleştirememişti. Yine de Balkan Paktı 1934–1941 yılları arasında varlığını sürdürmüş ve en azından Bulgaristan’ın yayılmacı emellerine set çekebilmiştir. Daha sonra 22 Haziran–20 Temmuz 1936 tarihleri arasında Türkiye’nin girişimleri sonucu düzenlenen Montreux Boğazlar Konferansı’na katılan Yunanistan, Türkiye’nin boğazların statüsünün değiştirilmesi talebini de olumlu değerlendirmiştir. Böylece boğazların tamamen Türkiye’nin denetimi ve egemenliğine verilmesine Yunanistan da katılmıştır. Bu iyi ilişkilerin bir sonucu olarak Başbakan İsmet İnönü 29 Mayıs 1937 tarihinde Yunanistan’ı ziyaret etmiştir. İnönü’nün bu ziyaretine kısa bir süre sonra, Ekim ayında da Yunanistan Başbakanı Metaksas karşılık vermiş ve Türkiye’ye gelmiştir. Yunan Başbakanı ayrıca Mustafa Kemal Atatürk ile görüşmeler de gerçekleştirmiştir. 1930’lu yıllara kadar Lozan Barış Antlaşması’nda çözülemeyen sorunların yarattığı sıkıntılarla şekillenen Türk – Yunan ilişkilerinin, 1930 sonrasında yerini dostluk ve iyi komşuluk ilişkilerine bıraktığı görülmektedir. Avrupa siyasi dengelerinde meydana gelen değişiklikleri gerçekçi olarak değerlendiren Mustafa Kemal Atatürk bu dönemde ilişkileri belirleyen ve şekillendirenlerin başında gelmektedir. Bu ilişkiler diğer Balkan devletleri arasında da iyi komşuluk ilişkileri kurulmasında çok önemli katkılarda bulunmuştur. Atatürk döneminde, onun liderliği sayesinde en üst düzeye çıkan ve hem iki ülkeye hem de Balkanlar’a huzur ve barış getiren Türk-Yunan ilişkileri, II. Dünya Savaşı öncesine kadar devam etmiştir. II. Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte iki ülke arasındaki iyi komşuluk ilişkileri yavaş yavaş sona erecek ve yerini tekrar gerginliğe bırakacaktır.

Cemalettin TAŞKIRAN


KAYNAKÇA

AKŞİN, Abdülahat, Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, TTK Yayınları, Ankara 1991.

ALEXANDRİS, A., The Greek Minority of İstanbul and Greek Turkish Relations (1918–1974), Center for Asia Minor Studies, Athens 1983.

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I, ATAM Yayınları, Ankara 1997.

BİLGE, Suat, Büyük Düş Türk Yunan Siyasi İlişkileri, Ankara 2000.

GÖNLÜBOL, Mehmet, SAR,  Cem, Atatürk ve Türkiye’nin Dış Politikası (1919–1938), ATAM Yayınları, Ankara.

GÜREL, Şükrü Sina, Tarihsel Boyut İçinde Türk Yunan İlişkileri (1821–1993), Ankara 1993.

HATİPOĞLU, Murat, Yunanistan’daki Gelişmelerin Işığında Türk-Yunan İlişkilerinin 101 Yılı (1821-1922), TKAE Yayınları, Ankara 1993.

İNÖNÜ, İsmet, Hatıralar, Cilt II, Ankara 1987.

KİTSİKİS, Dimitri, Yunan Propagandası, İstanbul 1974.

KOCABAŞ, Sadi, Tarihte ve Günümüzde Türk-Yunan Mücadelesi, İstanbul 1984.

Lozan Barış Konferansı Tutanaklar Belgeler, Birinci Takım, Cilt I, Kitap III, Çev. Seha L. Meray, İstanbul 1993.

SOYSAL, İsmail, Türkiye’nin Siyasal Antlaşmaları (1920-1945), Cilt I , TTK Yayını, Ankara 1989.

ŞAHİN, Süreyya, Fener Patrikhanesi ve Türkiye, İstanbul 1980.