Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

Atatürk Ansiklopedisi sitesinden

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Anadolu ve Trakya’nın çeşitli bölgelerinde, kısaca tüm yurtta birbirinden bağımsız olarak kurulmuş ve Sivas Kongresi’nde birleştirilmiş, “Müdafaa-i Hukuk” düşüncesi temelleri üzerinde kurulmuştur. Bu açıdan Müdafaa-i Hukuk Hareketi tam bağımsız, milli bir devletin kurulması hareketi olup, bu hareketin icra organı, başlangıçta Heyet-i Temsiliye ve daha sonraki dönemde de Türkiye Büyük Millet Meclisi olmuştur. Müdafaa-i Hukuk Hareketi, hiçbir devletin yardım ve desteğini almadan, emperyalizm ve sömürgeciliği tamamen reddeden, tam bağımsız milli bir devletin kurulması anlayışıyla hareket etmiş ve Milli Mücadelenin itici gücünü oluşturmuştur. Mondros Mütarekesi sonrası, gerçekleştirilen işgallere karşı, Türk Milletinin meşru müdafaası şeklinde oluşan bu hareket, kısa sürede tüm ülkeye yayılmış ve halk arasında milli teşkilatlanmanın temellerini atmıştır. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasıyla birlikte İtilaf Devletleri’nin Anadolu’daki işgalleri de başlamıştı. Bu vahim tablo karşısında padişah ve yetkili diğer kişiler de dâhil olmak üzere asker ve sivil bütün vatandaşlar arasında iki türlü çözüm önerisi düşünülmeye başlanmıştı. Bunlardan birincisi, İngilizlere güvenmek ve İngiliz himayesini kabul etmekti. İkincisi ise, Müdafaa-i Hukuk fikri altında halkın da bu fikre katılımını sağlayarak, silahlı direnişi gerçekleştirmekti. Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, onun yakın arkadaşları, ülkeyi bu çıkmazdan kurtarmayı planlamaktaydılar. Kurtuluşun işgal altındaki İstanbul’da gerçekleşemeyeceğini bildiklerinden, planlı bir şekilde Anadolu’ya geçmenin de yolunu arıyorlardı. Diğer yandan bizzat işgalin acısını yüreğinde hisseden Türk halkı ise Müdafaa-i Hukuk yapılanması ile harekete geçmişti. Böylece Ülkenin değişik noktalarında oluşturulan Vilayat-ı Şarkiye Cemiyeti, İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti, Trakya Paşaeli Cemiyeti gibi kuruluşlar her yerde Müdafaa-i Hukuk düşüncesini uygulamaya sokarak, İstanbul’un teslimiyetçi politikasına karşı bir tez gerçekleştirmeye çalışmışlardı. Anadolu ve Trakya’da cemiyetler şeklinde oluşmaya başlayan teşkilatlanma hareketi, başlangıçta birbirinden bağımsız bir şekilde gelişmiş, Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak gibi değişik isimler altında, genellikle mahalli amaca yönelik çalışmıştır. Zamanla olaylar geliştikçe, önce bölgesel daha sonra genel amaca yönelik çalışmalarına hız vermiştir. Özellikle işgal altında bulunan yerlerde “Kuvay-ı Milliye” adıyla teşkilatlanmış ve silahlı direniş hareketi gerçekleştirmiştir. Milli Bağımsızlığı gerçekleştirmek amacıyla kurulan bu vatansever cemiyetlerin hepsinin ortak amacı, yaşanan işgallere karşı milli hakların müdafaası olmuştur. Cemiyetler, temsil ettikleri bölgelerin tarih, coğrafya ve nüfus bakımından Türklere ait olduğunu ispat ederek ve vatandan ayrılmayarak amaçlarına ulaşmayı planlıyorlardı. Mustafa Kemal Paşa, özellikle İzmir’in işgalinden sonraki toparlanmayı şöyle ifade etmektedir; “Vaziyetin dehşet ve vahameti karşısında her yerde ve her mıntıkada bir takım zevat tarafından mukabil halas çareleri düşünülmeye başlanmıştır. Bu düşünce ile alınan teşebbüsat, bir takım teşekküller doğurmuştur. Manevi değerlerini bizzat kurtarmaya karar vermiş bulunan bir milletin yarattığı bu Müdafaa-i Hukuk Hareketi İstanbul’dan görülemiyordu”. Hatta o; “İstanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlere karşı bu derece uyanık olduğunu tahayyül etmezdim” diyordu. Bu ruhla kurulan cemiyetler, Redd-i İlhak, Redd-i İskân, Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, İstih­las-ı Vatan, Hareketi Milliye gibi çeşitli isimler altında köyler ve mahallelere varıncaya kadar geniş bir şekilde teşkilatlanmışlardı. Kuvay-ı Milliye, Milli Müfrezeler ve Milis Kuvvetleri gibi isimler altında gönüllü birlikler oluşturarak ilk icraatlarını başlatmışlardı. Bu alt yapıyı, Balkan Savaşları sonunda, Osmanlı Ordusu’nun korkunç şekilde yenilgisi ile, Türk milletinin onurunun kırılması karşısında, yeniden dirilişin öyküsüne dayandırmak mümkündür. Savaş yıllarında Osmanlı Devleti, Çatalca’ya kadar dayanan Bulgar Ordusu’nun tehdidi karşısında, toplu bir savunma mekanizması geliştirmek zorunda kalmıştı. İşte bu savunma içgüdüsü sonucunda, Müdafaa-i Milliye Cemiyeti kurulmuş ve cemiyetin kuruluş amacı, vatanın tehlikede olması şeklinde açıklanmıştı. Cemiyetin gerek Balkan Harbi sırasında ve gerekse Birinci Dünya Savaşı yıllarında gönüllü birlikler oluşturarak, önemli başarılara imza attığı bilinmektedir. Cemiyet, İstanbul’dan Basra’ya kadar ülkenin her köşesinde örgütlenmiş ve daha sonraki dönemde Anadolu ve Trakya’daki işgallere karşı kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin de temel fikrini oluşturmuştur. O dönemde, Rumeli’nin elden çıkması gibi bir milli felaket karşısında faaliyete geçen Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, altı yıl sonra Birinci Dünya Savaşı sonucunda, bütün memleket ve milletin varlığının tehlikeye düşmesi sonucunda kurulan Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti, Trakya Paşaeli Müdafaa-i Heyet-i Osmaniye’si, İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti, Kilikyalılar Cemiyeti, Trabzon Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti ve daha sonra Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde kurulan Şark-i Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti gibi cemiyetlerin fikir ve isim öncüsü olmuştur. Müdafaa-i Hukuk hareketi büyük ölçüde tarihi temelini bu cemiyetin örgütlenmesinden almıştır. Ülke çapında bu şekilde başlatılan böylesine büyük bir teşkilatlanmanın lideri, Mustafa Kemal Paşa olmuştur. Mustafa Kemal Paşa, Nisan 1919 da yavaş yavaş Anadolu’ya geçme düşüncesini olgunlaştırmış, Kazım Karabekir Paşa ve Ali Fuat Paşalar da onu bu yönde teşvik etmişlerdi. Bunun yanı sıra eski İttihatçılarla ve İtilaf Devletleri temsilcileriyle veya onlarla çalışan pek çok kimselerle de görüşmüş, onların bu konuyla ilgili gerçek tutum ve niyetlerini öğrenmeye çalışmıştı. Mustafa Kemal’in yaptığı bütün bu temaslarındaki tek amacı, vatanın ve milletin kurtuluşunu gerçekleştirmek için girişeceği dönüşü olmayan ciddi ve ağır yolda kararını vermeden önce, bütün ihtimal ve imkânları tam olarak değerlendirmekti. Zaten Mondros Mütarekesi’nin ağır şartları, İtilaf Devletleri’nin haksız uygulamaları ve azınlıkların bütün bu gelişmelerden güç alarak yaptıkları taşkınlıklar, Türk milletinin ayağa kalkmasına yetmiştir. Teslimiyetçi bir politika izleyen İstanbul Hükümeti’nden ümit kesilerek bağımsızlığı bizzat ele almak amacıyla, silahlı mücadele benimsenmiş ve bu amaçla Müdafaa-i Hukuk hareketi devletten bağımsız olarak oluşturulan bir sivil toplum örgütlenmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu örgütlenmede Anadolu’da hala etkileri devam eden ittihatçıların da rolü büyük olmuştur. Böylece oluşturulan Müdafaa-i Hukuk hareketi, önce mahalli kongre, daha sonra milli kongre şeklinde faaliyet tarzını belirlerken en son aşama olarak da Türkiye Büyük Millet Meclisi dönemi çalışmalarıyla birlikte hedefine ulaşmış ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuştur. Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıkışından itibaren gerçekleştirmek istediği şey, başlatacağı milli hareketi halka mal etmek ve kesin zafere ulaşmaktı. M. Kemal Paşa, başlatılacak olan milli mücadelenin iç ve dış cephesinde asıl dayanağı ordu olduğu halde, bunu bir askeri ayaklanma şeklinde göstermekten kaçınmış, gerek padişaha ve hükümete, gerekse dış dünyaya, Anadolu’da bir halk hareketi ile karşılaşıldığı kanısını vermeye çalışmıştır. Ona göre ordu, ancak bu hareketi destekleyen bir kurum olarak geri planda kalmalıydı. İlk önce halk birleştirilmeli, milli birlik ve beraberlik sağlanmalıydı. Zaten halk psikolojik olarak bu birleşme fikrine hazırdı. Müdafaa-i Hukuk, Redd-i İlhak, Redd-i İşgal, Müdafaa-i Vatan, İstihlas-ı Vatan gibi isimlerle dernekleşerek yer yer fiili savunmaya başlamıştı. İşte Mustafa Kemal Paşa bu birbirinden bağımsız halk hareketini birleştirmekle işe başlayabilirdi. Müfettişlik yetki ve sınırları içindeki vali ve mutasarrıflardan Müdafaa-i Hukuk örgütlenmesi ile ilgili bilgi istemesi de bu amacının bir göstergesi olmuştur. Havza’da iken önce ordu birlikleriyle temasa geçmiş, Anadolu’daki mülki birimleri valilikler ve mutasarrıflar aracılığı ile kendisine bağlamaya çalışmıştır. Müdafaa-i Hukuk örgütlenmesini desteklemek amacıyla bu heyecanı bir merkezde toplayarak mitingler düzenlenmesini sağlamıştır. Zaten İtilaf Devletleri’nin ülke üzerindeki emelleri ve Mondros Mütarekesi ile birlikte her yerde işgallerin başlaması, ülkenin dört bir köşesinde halkı endişelendirmişti. Hepsinden daha önemlisi İzmir’in işgali, o güne kadar tahmin edilmeye çalışılan büyük tehlikeyi tamamen açığa çıkarmıştı. İzmir’in başına gelen felaket, her yerde artık beklenebilirdi. O halde yapılacak tek şey vardı, o da, bu heyecanın bütün yurda yayılması ve halkın bu heyecana katılmasını sağlamaktı. İşgallere seyirci kalan ve halka sakin olmasını tavsiye eden bir hükümeti, halkın gözünden düşürmek zor olmayacaktı. Milletin İstanbul’a karşı ümidini ve güvenini kırmakla işe başlanılabilirdi. Mustafa Kemal Paşa Samsun’a geldikten sonra, orduda uzun süre kalamayacağını, bütün mevki ve rütbelerini terk etmek zorunda kalacağını tahmin etmekteydi. Eğer halk bir hareketin yaratıcısı ve sahibi olacaksa, bu hareketin bir teşkilata bağlanması zorunlu görülüyordu. Bu amaçla ilk iş olarak, müfettişlik bünyesindeki valiliklerden ve mutasarrıflıklardan ve Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Trabzon Adem-i Merkeziyet Cemiyeti hakkında bilgi istemiştir. Cemiyetlerinin nerelerde teşkilat kurduğu, belli başlı kurucularının ve temsilcilerinin kimler olduğunu, birbirleriyle olan bağlantılarını öğrenmeye çalışmıştır. Doğu vilayetlerini temsil eden teşkilatın gücü ve halk arasındaki bağlantısı tespit edilmiştir. 21 Mayıs’tan itibaren harekete geçen M. Kemal Paşa, Kolordu Kumandanları ile temas kurmaya başlamıştı. Birliklerin yerlerini ve güçlerini tespit ederek, ihtilal ve savunma bakımından gerekli gördüğü takviyeyi sağlamaya çalışmış, değişik yönlerden olması muhtemel düşman işgal ve saldırılarına karşı, alınması gerekli askeri tedbirleri kumandanlara telkin etmeye, milis teşkilatı yapmaya, teşvik etmeye, kumandanları bir milli teşkilat fikrine hazırlamaya çalışmıştır. Kısaca 21–30 Mayıs 1919 tarihleri arasında yazışmada bulunduğu kumandanları, çeşitli vesilelerle halk ve ordu işbirliğine dayanan bir harekete yönlendirmeye çalışmakla birlikte, topyekün bir mücadeleye hazır olmayan halkı ve orduyu bu fikir etrafında birleştirmek istemiştir. Bunu yaparken de hem İtilaf Devletleri’ne düşmanca tutum takınmayacak, hem de halifeye canla başla bağlı kalacaktı. Sonuçta da milli hâkimiyete dayanan kayıtsız şartsız tam bağımsız bir Türk devleti kuracaktı. 8 Haziran’da Harbiye Nezareti tarafından İstanbul’a geri çağrılınca, ordu müfettişliği sıfatının tehlikeye düştüğünü ve milli birliği sağlamak için önünde çok az zaman olduğunu biliyordu. Hükümetin davetini reddederek, teşebbüsünü şahsi olmaktan çıkartmış, millete ve orduya mal etmeye çalışmıştır. Amasya’ya geldiğinde Milli Mücadelenin yöntemini belirleyecek olan bir genelge hazırlamış ve ülkedeki bütün Müdafaa-i Hukuk Teşkilatını ve halkı temsil edecek, genel bir kongre toplamaya karar vermiştir. Amasya’da alınan kararlar Kolordu Kumandanlıklarına, valiliklere ve mutasarrıflıklara bildirilmiştir. Bütün bu faaliyetler İstanbul Hükümeti tarafından öğrenilince onun İstanbul’a getirilmesi hususunu daha da ciddiye almaya başlamışlardır. Böylece Haziran 1919’dan itibaren, milli ve tam bağımsız bir devlet fikrini uygulamaya sokan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, ülke çapında kendiliğinden ortaya çıkan bu milli ruhu kongre çalışmalarıyla da birleştirerek, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (Heyet-i Temsiliye) etrafında toplamayı başarmışlardır. Erzurum’da iken 8 Temmuz gecesi askerlikten ayrıldıktan sonra, Erzurum Kongresi’ne daha çok önem vermeye başlamıştı. Kumandanları aracılığıyla her vilayetle teker teker meşgul olmuş ve delegelerin biran önce tespit edilmesini sağlamaya çalışmıştır. Diğer yandan Erzurum Kongresi hazırlıkları da tamamlanmış ve 10 Temmuzda toplanamayan kongre, nihayet yeni delegelerin gelmesi ile ancak 23 Temmuz’da çalışmaya başlamıştır. Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis, Elazığ, Diyarbakır, Mardin ve Sivas illeri kongrede temsil edilmiştir. Erzurum’daki Müdafaa-i Hukukçuların gösterdiği anlayış sayesinde Mustafa Kemal Paşa, kolaylıkla kongre delegesi ve başkanı seçilmişti. Kongre, Vilayat-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyeti’nin adını Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olarak değiştirmiş ve bu isim Sivas Kongresi’ne kadar kullanılmıştır. Kongre beyannamesi, ülkedeki yabancı temsilciliklere, kumandanlara, vilayetlere verilerek ülkenin her tarafına ulaştırılmıştır. Doğu Anadolu’daki aydınlar, eşraflar ve ileri gelen kişiler, ülkenin savunulması için her ne kadar harekete geçmişlerse de, Mustafa Kemal Paşa kongrede, yapılacak olan savunmanın bütün ülkeyi kapsamak üzere planlanmasını, hükümetin Anadolu’da başlatılan Milli iradeye dayanması zorunluluğunu ilk defa burada ortaya koymuştur. Kongre, Heyet-i Temsiliye üyeliğine Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey, Raif Efendi, İzzet Bey, Servet Bey, Şeyh Fevzi Efendi, Bekir Sami Bey, Sadullah Efendi, Hacı Musa Bey’i seçmişti. Erzurum Kongresi, uyandırdığı etki ve sonucu bakımından Müdafaa-i Hukuk Kongrelerinin Sivas Kongresi hariç, en önemlisidir. İki büyük sonucu olmuştur. Birincisi, M. Kemal Paşa’ya liderlik yolunu açması, ikincisi de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin aynen benimsediği Müdafaa-i Hukuk Prensiplerini ve teşkilat tüzüğünü hazırlamış olmasıdır. Çünkü Anadolu’da iken cemiyetler hakkında yaptığı araştırma sonucunda, Vila­yat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti hakkında valiliklerden ve mutasarrıflıklardan aldığı bilgiler, Erzurum’dan başka, bölgenin hiçbir yerinde güvenilir, yerleşmiş, köklü bir teşkilatın bulunmadığını ortaya koymuştur. Erzurum’da toplanmış olan kongre, Erzurum ve Trabzon Kongresi niteliğindeydi. Çünkü bu iki ildeki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin öncülüğü ile toplanmıştı. Oy çokluğu ile kongreye başkan seçilen Mustafa Kemal Paşa, yaptığı konuşmasında, uğranılan haksızlıklardan ve buna karşı oluşturulan Müdafaa-i Hukuk teşkilatlarından bahsederek, milli cereyanın artık şahlandığını ifade etmiştir. Erzurum Kongresi 14 gün sürmüş ve kongre sonunda sadece doğu illerini değil, bütün milleti ilgilendiren kararlar alınmıştır. Kongre bölgesel kongre olmaktan çıkmış, daha sonraki olayları etkileyecek milli kongre niteliğini kazanmıştır. Sivas Kongresi kararları ise Erzurum Kongresi kararlarına dayandırılmıştır. Hatta Türk inkılâbının başlangıç noktasını oluşturduğunu da söylemek mümkündür. Çünkü Misak-ı Milli’nin temel fikri burada belirtilmiştir. Kısaca kongre, Müdafaa-i Hukuk davasını bir karara bağlamak ve bir Heyet-i Temsiliye oluşturmakla tarihi görevini yerine getirmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın, Erzurum Kongresi’nden sonra Sivas’a gitmeden önce Doğu Anadolu’daki örgütü yayma ve güçlendirme çabasında bulunduğu bilinmektedir. Bu dönemde Batı ve Doğu Anadolu’daki milli cemiyetler de ilk defa birbirleriyle irtibata geçmişlerdi. Erzurum Kongresi’nin devam ettiği günlerde, Batı Anadolu’da da Milli Kongreler yapılıyordu. Balıkesir, Nazilli ve Alaşehir Kongreleri Doğuda ve Batıda Türk halkını temsilen Milli Kurtuluşu hazırlamaya çalışıyorlardı. Fakat Erzurum Kongresi kararlarında diğerlerinden farklı olarak, İstanbul Hükümeti açıkça suçlanmış ve derhal Meclis-i Mebusan’ın toplanması istenmiştir. Yine kongrenin kabul ettiği, Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin tüzüğünün 4. maddesinde de aynı husus gerekirse, “Hükümeti Muvakkate” kurulacağı şeklinde ifade edilmiştir. Dış politika esaslarında ise, bazı cemiyetler her türlü işgale karşı direnme gibi net bir anlayıştan uzak kalmışlardı. Kuvay-ı Milliye hareketindeki devlet anlayışına gelince, milli devlet noktasında yetersiz kaldıkları gözlenmektedir. Kısaca gerek Kuvvay-ı Milliye hareketi, gerekse bu hareketin sonucu olarak düzenlenen kongre ve toplantılarda ortaya atılan mahalli tezlerin tespit ettikleri ve üzerinde durdukları noktaları şu şekilde özetlemek mümkündür.

1- Yunan ve Ermeni işgali tehlikesi karşısında susup boyun eğmeyi değil, silahlı direnişi ön görmek.

2- Osmanlı Devleti’ndeki gibi, çok unsurlu millet, heterojen kozmopolit bir siyasi birliği değil, milli toplum modelini benimsemek.

3- Osmanlı Devleti’nin feodal toprak anlayışına değil, milli bir vatan anlayışına dayanmak

4- Osmanlı siyasi sistemi ve otoritesine sözde bağlı görünmek, gerçekte ise ondan ümitli olmayıp yok saymak. Bu noktada Osmanlı Devlet tezinden uzaklaşıp, milli devlet tezinin alt yapısını oluşturdukları görülmektedir.

Erzurum Kongresinin başarı ile sonuçlanması, Mustafa Kemal Paşa’nın görevine son verildiği halde Milli Hareketin gelişmekte devam etmesi, tutuklanma emrine rağmen bu emre uyulmaması ve Sivas Kongresi hazırlıkları, İstanbul Hükümeti’ni Anadolu’daki Müdafaa-i Hukuk hareketini yakından takip etmeye zorlamıştı. Paris Kongresi’nden döndükten sonra Damat Ferit Paşa, Anadolu hareketiyle daha da yakından ilgilenmiş ve sert tedbirlerin alınması gereğine inanmıştı. Bu nedenle başlatılan Milli Hareketi ve Kongreleri halkın gözünde değersiz bırakmak amacıyla, Milli Meclisin toplanması için seçim hazırlığı emrini vermiş, Anadolu’ya, hükümete bağlı kumandan ve valiler tayin ederek ihtilalcileri zaafa düşürmeye ve devlet otoritesini sağlamaya çalışmış, genelgelerle ve uyarmalarla toplanmasına engel olunamayacağı anlaşılan Sivas Kongresini toplantı halindeyken basarak, ihtilalcileri toptan yakalayıp, Milli hareketi başsız bırakmaya çalışmıştır. Nihayet 29 Ağustos’ta Erzurum’dan Sivas’a hareket eden Mustafa Kemal Paşa, Doğu Anadolu’dan yeni delege seçmenin pratik bir yol olmadığını düşündüğünden dolayı, Erzurum Kongresi’nde seçilen Heyet-i Temsiliye’yi Sivas’a götürmeye karar vermiş ve bunlardan başka ikna etmeyi başardığı beş kişiyi de beraberinde Sivas’a götürmüş ve Sivas Kongresi’ne katılan delege sayısı 38’e çıkmıştır. Erzurum’dan Kongreye Mustafa Kemal Paşa, Hoca Raif Efendi ve Şeyh Fevzi Efendi katılmışlardır. 4 Eylül 1919 ‘da toplanan kongreye Erzurum, Samsun, Çorum, Yozgat, Eskişehir, İstanbul ve Kayseri il ve sancaklardan gelen delegeler ile bir de tıp fakültesi temsilcisi katılmıştır. Üç çekimser oya karşılık oy çokluğu ile Mustafa Kemal Paşa başkan seçilmiştir. Kongre, Erzurum Kongresi kararlarını bazı küçük değişiklikler yaparak kabul etmiştir. Cemiyet, ülkedeki bütün Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri birleştirildiğinden hareketle Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adını almıştır. Ayrıca Erzurum Kongresi Nizamnamesindeki Heyet-i Temsiliye’ye ait; “Heyet-i Temsiliye Şark-i Anadolu’nun Heyet-i Umumiyesini temsil eder” maddesi Sivas Kongresi’nde; “Heyet-i Temsiliye vatanın heyeti umumiyesini temsil eder” şeklinde değiştirilmiş ve mevcut üyelere altı kişi daha ilave edilmiştir. Aslında Kongre, bütün Anadolu ve Trakya Müdafaa-i Hukuku adına toplanmaktaydı. Mustafa Kemal Paşa Sivas’a gelirken artık ordu müfettişi değildi. Fakat Şarki Anadolu Vilayet-ı Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliye Reisi idi. Mustafa Kemal Paşa, hükümetin kongreyi basma girişimini bozmaya ve kongreyi başka bir teşkilatlanma şekline sokmaya çalışmıştır. Kongre Ali Fuat Paşayı “Garbi Anadolu Umum Kuvay-i Milliye Kumandanı” olarak tayin etmekle, ülkeyi idare etmeye yetkili bir merci haline gelmişti. Ali Galip olayının heyecanlı havası içinde kongre, çalışmalarını tamamlayıp 11 Eylül’de dağılmıştır. Bütün ülkeyi temsilen seçilen on altı kişilik Heyeti Temsiliye, ülkenin kaderinde önemli bir rolü üstlenmiştir. Temel hedefi, Osmanlı Devleti’nin ve Türk milletinin yok edilme tehlikesine karşı İslam halifeliği ve Osmanlı saltanatının varlığını korumak olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin görev ve yetkileri, Sivas Kongresi’nde Heyet-i Temsiliye’nin tüzüğünde belirtilmiştir. Heyet-i Temsiliye, kurulduğu ilk günden başlayarak, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulmasına kadar görev yapmıştır. (12 Eylül 1919 – 2 Mayıs 1920) Ülkenin en kritik döneminde, çok önemli kararlar almış ve bu başarıda Heyet-i Temsiliye adına işleri yürüten Mustafa Kemal’in rolü büyük olmuştur. Mustafa Kemal Paşa, ülke çapına yayılan böylesine geniş bir teşkilatlanmayı, yani Müdafaa-i Hukuk direnişini Sivas Kongresi ile tek bir merkezde toplamış ve böylece Türk milletinin temsil yetkisini İstanbul’dan Anadolu’ya kaydırmayı başarmıştır. M. Kemal’e göre, Sivas Kongresi’nin amacı, Doğu ve Batı vilayetlerinin ve Trakya’nın yani bütün ülkenin birlik ve beraberliğini sağlamaktı. Kongre, Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek, ülke genelini kapsayan bir nitelik kazandırması bakımından tarihimizde büyük öneme sahip bir kongredir. İstanbul Hükümeti’nin açık muhalefetine rağmen toplanmış olup, Milli mücadelenin başlangıcında ülkenin geleceğini belirleyen bütün milletin tek vücut halinde birlik içinde olduğunu dünyaya ilan eden milli bir kongre olmuştur. Kendisinden sonraki dönemde gelişen olayları önemli ölçüde etkilemiş olup, daha sonraki dönemde ilan edilen Misak-ı Millide, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışında, Milli Mücadele’nin bütün antlaşmalarında, Mudanya’da ve Lozan’da bunun etkisi açıkça görülmüştür. Kongrede Kuvay-i Milliye örgütü birleştirilmişse de, gerçekte bu birleşmenin sağlanması uzun zaman almıştır. Bireysel direniş örgütlerinin bazıları bu merkezi yönetim düşüncesine karşı çıkmışlar ve reddetmişlerdi. Geniş çaplı bir birliktelik ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasından sonra sağlanabilmiştir. Trabzon örgütü Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Trabzon şubesi adının yerine Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti adını kullanmış olup, Erzurum’daki Şark-i Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ise, Sivas Kongresi’ne temsil heyetinden seçilerek katılan heyetin sadece kararları bildirme ve bunları savunmakla görevli olduğunu, tüzükte değişiklik yapılmasına, ancak ikinci bir Doğu Anadolu Kongresi’nin toplanmasına bağlı bulunduğunu bildirmiştir. Bununla birlikte Batı Kuvay-i Milliye’sinin de bir anda Sivas Kongresi kararlarına itaat etmesi mümkün olamamıştır. Kongreden hemen sonra toplanan II. Balıkesir Kongresi, Sivas’tan bağımsız tavrını sürdürmüştür. Yine Sivas Kongresi kararlarına rağmen, Doğu Trakya’daki teşkilat da Müdafaa-i Hukuk adının yanında asıl adı olan Trakya Paşaeli Müdafaa-i Heyet-i Osmaniye’si adını uzun süre kullandığı bilinmektedir. Trakya bölgesinin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile birleşmesi, Mayıs 1920’deki Büyük Edirne Kongresi ile mümkün olmuştur. VI. Balıkesir Kongresi, nihayet 23 Mart 1920’de aldığı bir kararla, Sivas Kongresi kararlarına uymayı kabul etmiştir. Batı Anadolu’da ise, 20 Haziran 1920 tarihli genel Yunan taarruzu ile birlikte birleşme sağlanabilmiş ve 10 Kasım 1920’de, Büyük Millet Meclisi kararıyla, düzenli orduya geçildikten sonra, birleşme süreci tamamlanmıştır. Açıkça ifade etmek gerekirse, bölgesel Kuvay-i Milliye hareketinin ülke çapında tek bir çatı altında toplanması, itirazların ve tepkilerin sona ermesi gerçeği, ancak meclisin açılması ile son bulmuş ve meşru bir zemine oturtulduktan sonra istenilen anlamda birlik ve beraberlik sağlanabilmiştir. Oluşturulan meclisin bütün üyeleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin temsilcisi sayılmakla birlikte, Heyet-i Temsiliye’nin yerini Büyük Millet Meclisi almıştır. Heyet-i Temsiliye üyeleri, seçildikten sonra Mustafa Kemal Paşa ilk iş olarak İstanbul Hükümeti’ne karşı savaş açmış, hükümeti düşürerek ve Heyet-i Temsiliye’yi ülke genelinde tek yetkili merci haline getirmek hedefiyle hareket etmiştir. Böylece 11 Eylül’de İstanbul’a karşı başlatılan taarruz, hiçbir yerde aksamadan devam ettirilmişti. Kolordu kumandanları, telgraf merkezlerini işgal ederek İstanbul ile konuşmaya çalışırken, Mustafa Kemal Paşa’da “Umumi Kongre Heyeti” adına İstanbul’u sıkıştırmaya devam etmişti. Böylece 23 gün süreyle İstanbul ile Anadolu’nun ilişkisi kesik kalmış kongrenin seçtiği Heyet-i Temsiliye, bütün Anadolu için geçici bir hükümet şekline sokulmuştu. Fakat işler tahmin edildiği gibi yolunda gitmemiş, İstanbul ile ilişki kesilmesinin yerinde bir karar olmadığı yolunda Erzurum’dan, Trabzon’dan, Erzincan’dan itirazlar yükselmeye başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa, bir yandan itirazlara gereken cevapları verirken, diğer yandan da Anadolu’nun her yerinde fiili yönetimi ele almaya çalışmış, Hükümetin Anadolu hareketini bastırmak için aldığı tedbirleri karşı tedbirlerle bozmuştur. İstanbul ile ilişkinin kesildiği bu dönemde hükümete bağlı mutasarrıflar, valiler ve kumandanlar Anadolu’ya sokulmamış ve bütün bu baskılara dayanamayan Padişah ve Sadrazam Anadolu’dan gelen şartları kabul etmeye mecbur kalmışlardır. En büyük muhalefette bulunan Elazığ Valisi Ali Galip ve Malatya ve Dersim mutasarrıfları kaçmak zorunda kalmışlardır. Diğer yandan Hükümet tarafını tutan idare amirleri teker teker tutuklanarak kaçmaya mecbur bırakılmış, Hükümetin Anadolu’ya yeni kumandanlar tayin etmesi de sonuçsuz kalmış ve M. Kemal Paşa, hem Anadolu'da idareye hâkim olmuş hem de hükümetin milli harekete karşı aldığı tedbirleri kırmayı başarmıştır. Ankara Valisi Muhittin Paşa tutuklattırılarak Sivas’a getirilmiş, oradan da İstanbul’a gönderilmiştir. Yerine Ali Fuat Paşa’nın girişimiyle Defterdar Yahya Galip Bey tayin edilmiştir. Çorum mutasarrıfı Samih Fethi Bey de Sivas’a gelmeye mecbur edilmiş ve Kuvay-i Milliye’ye bağlılığını bildirerek İstanbul ile ilişkisini kesmiştir. Yine aynı şekilde Kastamonu’ya tayin edilen valinin göreve başlamasına engel olunmuş, Niğde mutasarrıfı da aynı akıbete uğramıştır. Trabzon Valisi Galip Bey’de Tümen Kumandanı Halit Bey tarafından tutuklanarak, Erzurum’a gönderilmiştir. Konya Valisi Cemal Bey ise bütün bu muhalefetin en etkili ismi olmuştur. Refet Bey, konuyla ilgili olarak bizzat görevlendirilmiş ve Cemal Bey, kurtuluşu İstanbul’a kaçmakta bulmuştur. Daha sonra Anadolu’ya yeni komutanların tayini şeklinde, bir hareket tarzı belirlenerek, muhalefet devam ettirilmeye çalışılmıştır. Ankara’daki 20. Kolordu Komutanlığı’na Kiraz Hamdi Paşa atanmışsa da Sivas’taki Heyet-i Temsiliye’nin ihtarı sonucunda İstanbul’a geri dönmek zorunda kalmıştır. Yine Konya’da 12. Kolordu Kumandanlığına atanan Sait Paşa’da göreve başlamasına rağmen, Heyet-i Temsiliye’nin baskısıyla İstanbul’a geri gönderilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, bir yandan İstanbul Hükümeti ile mücadele ederken, diğer yandan da 13 Eylül’de seçim hazırlıklarının yapılması için, bütün komutanlara, vilayetlere, müstakil sancaklara, belediyelere, Müdafaa-i Hukuk Cemiyet Merkezi Heyetlerine bir genelge göndererek, milli meclisin biran önce toplanması gereği üzerinde durmuş ve Genel Kongrenin orduyu ve milleti seçimlere davet ettiğini bildirmiştir. İstanbul ile ilişkinin kesilmesinden dolayı padişahın da milli harekete tavır almaması için, 14 Eylül’de de padişaha Heyet-i Temsiliye adına bir mektup gönderilerek, Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin hatalarından bahsedilmiş, Anadolu’ya yabancı işgalini davet ettiğini, Barış Konferansında milletin onurunu kıracak tavır sergilediğini, milli örgütü dağıtmaya çalıştığını söyleyerek pek çok iddiada bulunulmuş ve milli iradeyi kabul edecek bir kabinenin kurulması talep edilmiştir. Nihayet Padişah Kongre Heyetinin baskılarına uzun süre dayanamayarak, Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye ile anlaşmaktan başka çıkar yol olmadığını anlamıştı. 27–28 Eylül gecesi her iki tarafın sözcüleri telgraf başında irtibata geçerek, vatanın kurtuluşu için, hükümet ile milletin el ele vererek çalışması gereği teklif edilmiş ve Damat Ferit Paşa’nın istifası istenmiştir. Diğer yandan yabancı devletlere de amacın açıklanması gerekli görülerek, İngiltere, Amerika, Fransa, İtalya, Sırbistan siyasi temsilciliklerine Umumi Kongre Heyeti adına bir muhtıra hazırlanmıştır. Muhtırada hükümetle ilişkinin kesilmesinin sebepleri anlatılmış ve sonuçta barışın ancak millete dayanan bir Osmanlı kabinesinin kurulmasıyla sağlanabileceği ifade edilmiştir. Sonuçta Ali Galip olayı ile başlayan mücadele Heyet-i Temsiliye’nin başarısı ile son bulmuş ve 30 Eylül gecesi Damat Ferit Paşa kabinesi istifa etmiştir. 2 Ekimde Ali Rıza Paşa’nın başkanlığında yeni kabine kurulmuştur. Böylece Ali Rıza Paşa Hükümeti ile 3 Ekim 1919’dan itibaren irtibata geçilerek, onunla anlaşma zemini aranmıştır. Yapılan görüşmelerde Mustafa Kemal Paşa bu durumdan azami derecede istifade ederek, yeni hükümete şartlarını bildirip, kabul edilmesini sağlamaya çalışmış, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin kararlarına saygılı olduğu takdirde, kendisine yardımcı olacağını ifade etmiştir. Tespit edilen şartlar, Sadrazama ve Harbiye Nazırına telgrafla bildirilmiş ve bütün mektuplar veya telgraflar Mustafa Kemal Paşa’nın imzasıyla Heyeti Temsiliye adına yazılmıştır. Telgraf haberleşmeleri uzun zaman devam etmişse de Hükümet, telgraf yazışması ile devam eden girişimlerin tam bir anlaşmaya varamayacağını anlayarak, Anadolu’ya bir delege göndermeye karar vermiş ve Bahriye Nazırı Salih Paşa’yı bu iş için görevlendirmiştir. Nihayet Amasya’da buluşup anlaşma yolu tercih edilmişti. 20 Ekim’de Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey ve Bekir Sami Bey, Salih Paşa ile başlayan görüşmeler 22 Ekim’de sona ermiş ve 5 ayrı protokol düzenlenmiştir. Böylece imzalanan bu protokollerle birlikte, İstanbul Hükümeti, Heyet-i Temsiliye’yi ve Kuvvay-ı Milliye hareketini resmen tanımıştır. Amasya’daki anlaşmayı takiben Mustafa Kemal Paşa bir yandan Müdafaa-i Hukuk kuruluşlarını genişleterek, merkeze bağlamaya çalışırken, diğer yandan da teşkilat olmayan yerlerde teşkilat yapılmasına, cephelerle meşgul olmaya ve seçim hazırlıkları ile ilgilenmeye başlamıştır. Özellikle Batı Anadolu üzerinde ısrarla durmuştur. Böylece Erzurum Kongresi’nden beri meclisin toplanması için çeşitli şekillerde ileri sürülen milli istek, bu suretle yeni hükümetin programına girmiş ve ülke Kuvay-i Milliye ruhunun kontrolü altına girmiştir. Zamanla Heyet-i Temsili­ye’nin Sivas’tan Anadolu’nun her yerini idare etmesine imkân kalmamıştı. Sivas İstanbul’a uzak bulunuyordu. Meclis ise İstanbul’da toplanacaktı. Sivas’ta komutanlarla yapılan toplantıda Heyet-i Temsiliye’nin Eskişehir’e gitmesi kararlaştırılmışsa da Mustafa Kemal Paşa, ulaşım zorlukları nedeniyle en iyi merkezin Ankara olduğunu düşünmüş ve 3 Ekim 1919 günü Heyet-i Temsiliye’ye Ankara’ya gitmeyi kabul ettirmişti. Heyeti Temsiliye 18 Aralık’ta Ankara’ya gitmek üzere Sivas’tan ayrılmış ve 27 Aralık 1919 günü Ankara’ya varmıştır. Heyet-i Temsili­ye’nin yayın organı olan İrade-i Milliye gazetesi de Ankara’ya taşınmış ve Hâkimiyet-i Milliye adını almıştır. M. Kemal Paşa’nın Ankara’ya gitmesi, milli teşkilatlanmanın yeni bir safhasının başlangıcını oluşturmuş ve Kuvay-i Milliye hareketi daha kolay bir çalışma imkânına kavuşmuştur. Alınan kararlar gereğince yapılan seçimler büyük ölçüde Müdafaa-i Hukuk teşkilatları tarafından desteklenen adayların kazanmasıyla sonuçlanmıştı. Böylece Heyet-i Temsiliye, 18 Kasım’da mebuslara bir tebliğ göndererek durum hakkında mebusları aydınlatmış ve Kuvay-i Milliye prensiplerine bağlı olan kişilerden oluşan mecliste bir grup meydana getirilmesini sağlamaya çalışmıştır. O’nun direktifine rağmen, mecliste oluşturulan Felah-ı Vatan Grubu, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin mücadelesini küçümsemiş ve tehlikeli bir macera olarak gördüğünü ifade etmekten çekinmemiştir. Böylece Sivas Kongresi ile varlığını kabul ettiren Kuvay-i Milliye, bundan sonra meşruluk kazanma çabasına girmiştir. Kongreden sonra Anadolu’nun İstanbul ile ilişkisini kesince, Heyet-i Temsiliye’nin ülke idaresinde hâkim güç olarak kabul edilmesi, meşruluk kazanma çabasının ilk işareti olmuştur. Daha sonra Mebusan Meclisi’nin İstanbul’da veya İstanbul’dan başka bir yerde toplanması Kasım ayı boyunca tartışılmış ve sonuca bağlanmıştır. Meclis-i Mebusan’ın 12 Ocak 1920’de toplanmasıyla birlikte Mustafa Kemal Paşa, meclise okunmak üzere bir telgraf göndermiştir. Heyet-i Temsiliye adına çektiği bu telgrafta; Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin “mukadderat-ı milli­ye­yi meclise tevdi etmekle bahtiyar” olduğunu, bundan sonra da meclisin dayanağı olacağını bildirmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın planına göre, hazırlanmış olan Misak-ı Milli Beyannamesini, İstanbul’daki mecliste kurulacak olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Grubu adıyla oluşturulacak bir grup meclise kabul ettirecekti. Böylece alınan karar gereğince, 28 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan’ın gizli oturumunda, Misak-ı Milli’nin kabul edilmesiyle önemli bir aşama daha gerçekleştirilmiştir. Hatta mebusları henüz İstanbul’a gitmeden uyarmış ve telgraflar göndererek Konya’daki 12. Sivas’ta 3. Erzurum’da 15. Kolordu Kumandanlıklarına, İngilizlerin İstanbul’a saldırılarını artırarak bazı nazırları ve mebusları tutuklamaları ihtimalinden bahsetmiş ve hatta gerektiğinde bölgelerindeki İngiliz subaylarını tutuklamaları için hazırlıklı bulunmalarını bildirmiştir. Özellikle Bursa ve Balıkesir’de çeşitli isimlerle faaliyet gösteren Milli cemiyetlerin kendi başlarına kongre düzenlemelerinin sakıncalı olduğu kendilerine bildirilirken, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne bağlanmaları için çaba gösterilmiştir. Diğer yandan işgale uğramış olan Güneydoğu Anadolu ve Çukurova bölgesinin Milli harekete katılması işiyle meşgul olunmuştur. Çünkü bu bölgede işgalle birlikte Müdafaa-i Hukuk Dernekleri kurulamamış ve Sivas Kongresine delege gönderilememişti. Bu husus, Sivas’taki komutanlar toplantısında ele alınmış ve üç subayın bölgeye gönderilerek, buradaki milli direnişin örgütlenilmesine karar verilmiştir. Ayrıca Batı ve Güneydoğu Anadolu cephelerindeki Milli kuvvetlerle olan çarpışmaların, ne şekilde yürütüleceğini düzenleyen ilave bir metin hazırlanarak, Sivas Kongresi Nizamnamesi’ne eklenmiştir. Hazırlanan 15 maddelik gizli yönetmelikte, Kuvay-i Milliye’nin nasıl hazırlanıp örgütleneceği bütün detayları ile anlatılmıştır. Yaşanan bu gelişmeler, aslında İstanbul Hükümeti ile Heyet-i Temsiliye arasında açıktan açığa yetki kargaşalığı yaşandığını da ortaya koymaktaydı. Bu amaçla Mustafa Kemal Paşa, 17 Şubat 1920’de genel bir duyuru yayınlamak suretiyle Heyet-i Temsiliye’nin icraatlarından bahsetmek zorunda kalmıştır. Aynı gün Meclis-i Mebusan ise, içinde bulunduğu olağanüstü şartların farkında olarak, 17 Şubat 1920’de Misak-ı Milliyi bütün dünyaya ilan etmişti. Misak-ı Milli Erzurum ve Sivas Kongrelerince kabul edilen esaslara göre, ülkenin kabul etmeyi düşündüğü barış şartlarını içermekte ve Milli Mücadelenin parolası niteliğini taşımaktaydı. Aslında Mustafa Kemal Paşa’nın bir önder olarak, büyük çoğunluğu Anadolu Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti listesinden seçilmiş olan meclisteki mebuslardan üç önemli isteği vardı. Bunlardan birincisi, herhangi bir olumsuzluk ihtimaline karşı Meclisi Anadolu’da toplayabilmek için kendisinin Meclis Reisi seçilmesi idi. İkincisi, Ali Rıza Paşa Hükümeti’ni bir şekilde cezalandırarak hükümete güvenoyu verilmemesini sağlamaktı. Üçüncüsü ise; Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin adıyla mecliste de bir grup kurulmasıydı.

Fakat bu istekler kabul edilmemiş ve dikkate dahi alınmamıştı. Ali Rıza Paşa Hükümeti güvenoyu aldığı gibi, Heyet-i Temsiliye’nin varlığı da tartışma konusu yapılmıştı. Hatta 14 Şubat’ta bütün mülki teşkilata bir tamim gönderilerek, artık Heyet-i Temsiliye’ye gerek kalmadığı da ifade edilmiştir. Batı Anadolu’da Yunan işgalinin genişlemesi üzerine, 3 Mart 1920’de Ali Rıza Paşa Hükümeti istifa edince, Anadolu ve Trakya’daki örgütler, milli amaca hizmet edecek bir hükümet kurulmasını talep etmişler ve çok geçmeden, Salih Paşa, sadrazamlığa getirilmişti. Fakat bu durumdan İtilaf Devletleri pek de memnun olmamışlardı. 16 Mart 1920’de İstanbul’u resmen ve fiilen işgal etmek suretiyle, Müdafaa-i Hukukun başarısına büyük ölçüde yardım etmişlerdi. Çünkü bu işgal üzerine Mustafa Kemal Paşa, Heyet-i Temsiliye’yi milletin tek idari mercii haline getirmek için mücadele vermiştir. Valilere, kumandanlara ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyetlerine bir telgraf göndererek, İstanbul’un işgal edildiği ve milletin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile temasa geçerek gerçekleri öğrenebileceklerini bildirmişti. Böylece 2,5 aydan beri Ankara’da bulunan Heyeti Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’un işgalini kaçırılmayacak bir fırsat bilerek, kesin teşebbüslere girişmek imkânını yakalamıştı. Bazı Mebusların meclisten zorla alınarak tutuklanması, Mustafa Kemal Paşa’yı bazı tedbirler almaya zorlamıştır. Esasında Heyet-i Temsiliye, İstanbul’un işgal edileceğini İstanbul’daki mim mim grubunun istihbaratına dayanarak, 11 Mart’ta öğrenmişti. Daha da önemlisi Salih Paşa Hükümeti’nin düşürülerek, yerine Kuvay-ı Milliye’ye karşı olan yeni bir kabinenin kurulacağını da haber alması üzerine, kumandanlarla birlikte Müdafaa-i Hukuk Heyet-i Merke­zi­ye­lerini ve heyet idarelerini de uyarmıştı. İşgalle birlikte Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti’ni tamamen bertaraf etme yoluna gitmiştir. Heyet-i Temsili­ye’yi geçici bir hükümet gibi çalıştıracak ve Kuvay-ı Milliye hareketinin meşruluğunu sağlayacak ve Ankara’da bir meclis toplayacaktı. Bunun için ilk iş olarak, Heyet-i Temsiliye’nin bütün ülkede idari bir merci olduğunu her tarafa duyurmuştur. Telgraf da, bütün vilayetlerdeki mülki memurların, askeri makamların, Heyet-i Temsiliye ile irtibatta bulunmalarını ve bu irtibatın muhafazasını istemekteydi. Aynı şekilde Heyet-i Temsiliye’nin de mülki ve askeri makamlar ile görüşerek üzerine aldığı milli görevini yerine getireceğini bildirmiştir. Heyet-i Temsiliye adına 16 ve 17 Mart 1920’de Kolordu Kumandanlıklarına ve Valiliklere önemli hususlarda açıklama yapmış ve öncelikle İstanbul’un işgalinin protesto edilmesini ve bu hususla ilgili olarak mitingler yapılmasını istemiştir. Ayrıca kısa süreliğine bütün dış dünya ile irtibatın kesilmesine de karar verilmişti. Fakat bu süre içerisinde hristiyan halka dokunulmayacak, sadece ülkenin huzurunu ve asayişini bozanlar, hangi dine ve milliyete mensup olurlarsa olsunlar, haklarında kanuni işlem yapılacaktı. Heyet-i Temsili­ye alınan bütün bu tedbirlerin yanı sıra, mali ve askeri tedbirler de almıştır. Anadolu’ya işgal kuvvetleri gönderileceği öğrenildiğinde, Geyve Boğazı’nın kapatılması ve oradaki demir yolunun tahrip edilmesi de emredilmiş ve düşman kuvvetlerine baskın yapılmıştır. Diğer yandan işgal edilen meclis işgalden bir gün sonra 18 Mart’ta protesto olarak kendi kendini fes etmiş bundan sonra artık bir Osmanlı Meclisi toplanmamıştır. Mustafa Kemal Paşa, durum karşısında Kurucu Meclis ile ilgili olarak kumandanlıklara ve valiliklere bildirdiği talimatında, meclisin mutlaka Ankara’da toplanmasını, her livadan beş üyenin seçilmesini ve gayr-i müslim unsurların seçime katılmamasını bildirmiştir. Daha sonra durumu Heyet-i Temsiliye adına 17 Mart’ta bir fikir yoklaması şeklinde, Kolordu Kumandanlıklarına ve valiliklere bildirmiş ve her tarafa gönderdiği telgraflarında, Meclis-i Mebu­san ve resmi dairelerin işgal edildiğini, yasama, yürütme ve yargı organlarının artık olmadığını vurgulayarak, acilen on beş gün içinde Ankara’da Kurucu Meclisin toplanması için seçime gidilmesini istemiştir. Bunun için seçimin, seçim kanuna göre değil, daha pratik ve kestirme bir yol ile yapılması gerekiyordu. Seçimler, idare ve belediye meclisleri ile Müdafaa-i Hukuk Heyet-i Merkeziyeleri tarafından, aynı günde ve aynı celsede yapılacaktı. Nihayet, 19 Mart’ta Heyet-i Temsiliye tarafından vilayetlere, müstakil sancaklara ve kolordu kumandanlıklarına seçimle ilgili bir bildiri gönderilerek, seçimlerin yapılacağı her tarafa duyurulmuştur. Bu bildiriye göre, her livadan gelecek beşer üye ikinci seçmenler, idare ve belediye meclisleri, Müdafaa-i Hukuk İdare Heyetleri’nin oluşturacakları bir meclis tarafından seçilecekti. Seçimler bazı yerlerde özellikle, Maraş, Urfa, Elazığ, Diyarbakır ve Trabzon’da fazla ciddiye alınmamış ve direnişle dahi karşılaşılmıştır. Trabzon’daki 3. Fırka Kumandanı Rüştü Bey, yeni seçimlerin, yeni bir muhalefete sebep olabileceğini ileri sürerek, Müdafaa-i Hukuk Heyetlerince bir üye seçilip, Heyet-i Temsiliye’yi takviye etmek üzere Ankara’ya gönderilmesini talep etmiştir. Trabzon Valisi Hamit Bey de aynı görüşü destekleyince, Heyet-i Temsiliye’nin ikazı üzerine Kazım Karabekir Paşa Trabzon Valisi’ni doğrudan doğruya Tümen Kumandanı vasıtasıyla sıkıştırarak, seçimlerin yapılmasına zorlamıştır. Fakat Trabzon mebuslarından bazıları bu zorlamalar karşısında muhalefetten yine de vazgeçmeyerek, seçildikten sonra istifa etmişlerdir. Sonuçta 23 Nisan 1920’de Meclisin Ankara’da toplanmasına karar verilmiş ve 21 Nisan 1920’de Heyet-i Temsiliye adına, Mustafa Kemal Paşa imzasıyla bütün valiliklere, müstakil sancaklara ve Müdafaa-i Hukuk Merkez Heyetlerine, Belediye Başkanlıklarına durum bildirilmiş ve böylece Müdafaa-i Hukuk hareketinin birinci aşaması sona erdirilmiştir. Nihayet 23 Nisan’da 120 kişi ile toplanan meclis seçimleri ancak daha sonra tamamlanabilmiş ve uzak yerlerden gelenler ise meclise geç iştirak etmişlerdir. Bazı mebuslara Müdafaa-i Hukuk teşekküllerinde çalışmak üzere, meclisçe süresiz izin verilmiştir. Meclisin açılmasıyla birlikte, Müdafaa-i Hukuk hareketinde ikinci aşama başlatılmış ve 29 Ekim 1923’te de bu aşama sona ermiştir. Meclis açıldıktan sonra meclis başkanı seçilen Mustafa Kemal Paşa, mecliste daha örgütlü bir grup kurmayı amaçlayarak, 10 Mayıs 1921’de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubunu kurdurmuştur. Meclisin açılmasıyla birlikte Heyet-i Temsiliye’nin yerine de meclis başkanlığı geçmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın böyle bir grup kurmasındaki amacı, Misak-ı Milli esasları dairesinde ülkenin bütünlüğünü ve milletin bağımsızlığını sağlayacak barış dönemine ulaşmak ve yeni anayasanın getirdiği temel ilkelere göre kurulan hükümetin sağlam esaslar üzerinde rahatça çalışmasını sağlayarak devlet ve millet örgütünü hazırlamaktı. Bunun için gruba inkılâpçı nitelikleri bulunan üyeler dâhil edilmeye çalışılmıştır. Zaten Meclis açıldığında bütün mebuslar Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin üyeleri sayılmış ve cemiyet üyeleri mecliste bir tür parti disipliniyle hareket etmişlerdir. Fakat daha sonra düşünülen inkılâplar için aktif çalışacak bir kadronun da hazırlanması amacıyla hareket edilmiş ve bu grup oluşturulmuştur. Bu grup, bir yandan mecliste güçlenmeye çalışırken, diğer yandan da ülke genelinde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerini yaymak için faaliyetlerde bulunmuştur. Meclis açıldıktan üç ay sonra, mülki makamlara bağlanan taşradaki dernek örgütleri, mecliste kurulan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin talimatnamesi gereğince bağımsız çalışmışlardı. Dernekler her ne kadar bağımsız çalışmışlarsa da hükümetin işlerine karışmamayı esas olarak benimsemişlerdi. Önceden alınan kararda, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin yetkisinde olduğu bildirilmiş olmasına rağmen, daha sonra bu yetki sadece meclisteki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne verilmiştir. Bu nedenle mecliste oluşturulan bu gruba taşradaki bazı Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinden tepkiler gelmiştir. Bütün bu tepkileri göz ardı etmeyen Mustafa Kemal Paşa, meclisteki birinci grubun alt yapısını ve kaynağını halka dayandırmada öncülük eden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne gönderdiği emirlerle teşkilatı güçlendirme çalışmalarının devam ettirilmesini bilhassa istemiştir. Mecliste tartışılan Başkumandanlık Kanunu henüz kesinleşmeden dahi bazı teşebbüslerde bulunmuş, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Heyet-i Merkeziyelerine gönderdiği bir bildiride, mahalli teşkilatlardan asker ve şehit ailelerine bakılması ve silah altına alınan askerlerin bakayalarının toplanarak cepheye sevk edilmesini talep etmiştir. Diğer yandan tüm yurtta Tekâlif-i Milliye emirlerinin uygulanması aşamasında, cemiyet üyelerine görev vermiş, oluşturulan Tekâlif-i Milliye Komisyonlarında cemiyet üyelerinden iki kişinin görev almasını istemiştir. Savaş bir yandan devam ederken, diğer yandan da cemiyetin taşradaki örgütlenmesi devam etmiştir. Meclisin bütün bu çalışmalarında, Milli Mücadelenin zafere ulaştırılmasında, son derece önemli ölçüde yardım ve destekleri görülen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Heyet-i Merkeziyele­ri­nin çalışmaları, 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasından sonra da devam etmiştir. Saltanatın kaldırılmasıyla birlikte, Meclis seçim kararı almış ve kısa süre sonra, 8 Nisan 1923’de Mustafa Kemal Paşa, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi sıfatıyla “dokuz umde beyannamesini” yayınlayarak meclisteki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun Halk Fırkası’na dönüştürüleceğini açıklamıştır. Ayrıca beyanname, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine gönderilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, bütün Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine yaptığı çağrıda, Müdafaa-i Hukuk örgütlerinin seçtiği ve güvendiği kişilerin milletin oyunu alması hususunda ısrar etmiş ve seçim propagandasında etkili olmaya çalıştığı gibi, seçilecek olan kişilerin de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Halk Fırkası altında ülkenin yönetimini üstleneceğini bildirmiştir. 2 Haziran 1923’de bütün cemiyet teşkilatlarına, yeni bir beyanname daha göndererek, seçim çalışmalarında muhaliflerin olumsuz propagandalarına kanmamalarını tavsiye etmiş ve ülkenin geleceğini yönlendirmek açısından işin ciddi tutulmasını istemiştir. Böylece bütün bu teşkilatlı çalışmalar sayesinde meclisteki birinci grup, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti teşkilatı aracılığı ile belirlediği adayları iki dereceli seçimlerle seçtirerek, rakipsiz bir şekilde başarı elde etmiştir. Yeni seçimlere katılmama kararı alan ikinci grup ise, üyelerini şahsi teşebbüslerde serbest bırakmıştır. Böylece her taraftan değer verilen kimselerin listeye girmeyi başarmasıyla birlikte, Mustafa Kemal Paşa’nın seçilmesini istediği kişiler mebus olmuştur. Seçim sonuçlarının belli olmasından sonra, Mustafa Kemal Paşa, 18 Temmuz 1923’de Belediye ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri Reislerine kutlama telgrafı göndermiştir. Böylece Türk Milletini milli mücadeleye götüren ve bu mücadelede başarı sağlayan, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti son seçimlerle birlikte bir siyasi partiye, Halk Fırkası’na dönüştürülmüş ve tarihteki önemli yerini almıştır.

Nurcan TOKSOY

KAYNAKÇA

Atatürk, Mustafa Kemal, Nutuk, I, Ankara 1986.

Akbulut, Dursun Ali, Saltanattan Ulusal Egemenliğe, İstanbul 2006.

Akşin, Sina, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele Son Meşrutiyet (1919–1920), II, İstanbul,1992.

Aşkun, Vehbi Cem, Sivas Kongresi, Sivas 1945.

Atay, Falih Rıfkı, Çankaya, İstanbul 1980.

Atatürk İle İlgili Arşiv Belgeleri, T.C. Başbakanlık Osmanlı Arşivi Daire Başkalığı, Ankara 1982.

Atatürk’ün Samsun’a Çıkışı ve Kurtuluş Savaşının Başlatılmasına Dair Belgeler, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, Ankara 1999.

Arıburnu, Kemal, Sivas Kongresi, Samsun’dan Ankara’ya Kadar Olaylar ve Anılarla, Ankara 1997.

Bıyıklıoğlu, Tevfik, Atatürk Anadolu’da 1919–1921, Ankara 1981.

Cebesoy, Ali Fut, Bilinmeyen Hatıralar, Hzl. Osman Selim Kocahanoğlu, İstanbul 2005.

Cebesoy, Ali Fuat, Kuvay-ı Milliye’nin İçyüzü, Hzl. Osman Selim Kocahanoğlu, İstanbul 2002.

Cebesoy, Ali Fuat, Sınıf Arkadaşım Atatürk, İstanbul, 1997.

Çevik, Zeki, Milli Mücadele’de Müdafaa-i Hukuk’tan Halk Fırkası’na Geçiş, 1918–1923, Ankara 2002.

Goloğlu, Mahmut, Milli Mücadele Tarihi II Sivas kongresi, İstanbul 2008.

İnönü, İsmet, Hatıralar, Hzl. Sabahattin Selek, Ankara 2006.

Jaeschke, Gotthard, Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, Ankara 1989.

Jaeschke, Gotthard, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Ankara 1991.

Kansu, Mahzar Müfit, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, I, Ankara 1988.

Kinross, Lord, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Çvr. Necdet Sander, İstanbul 2007.

Milli Mücadele Tarihi, I, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2005.

Nadi, Yunus, Kurtuluş Savaşı Anıları, İstanbul 1978.

Orbay, Rauf, Cehennem Değirmeni -Siyasi Hatıralarım-, İstanbul, 1993.

Özalp, Kazım, Milli Mücadele 1919–1922, Ankara 1998.

Sarıhan, Zeki, Kurtuluş Savaşı Günlüğü II, Ankara 1994.

Selek, Sabahattin, Anadolu İhtilali, İstanbul 1968.

Sonyel, Salahi, R, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, I, Ankara 1987.

Sonyel, Salahi, R, Kurtuluş Savaşı Günlerinde İngiliz İstihbarat Servisi’nin Türkiye’deki Eylemleri, Ankara 1995.

Tevetoğlu, Fethi, Milli Mücadele Yıllarındaki Kuruluşlar, Ankara 1991.

Yalçın, Semih-Salim Koca, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya Geçişi, Ankara 2005.