Kapitülasyonlar

Atatürk Ansiklopedisi sitesinden

Kapitülasyon, Avrupalı devletlerin kendi ülkeleri dışında sürekli ya da geçici olarak bulunan yurttaşlarının, ülkesinde bulundukları devletin yetkilerine değil de, kendi devletlerinin yetkilerine tabi olmak biçiminde elde ettikleri ayrıcalıklarla, ticaret ve gümrük konularında elde ettikleri kolaylıklar ve ayrıcalıklar düzeni olarak tarif edilebilir. Avrupalı devletler bu ayrıcalıklar düzenini özellikle Osmanlı Devleti, Mısır ve Çin üzerinde kurmuşlar, ancak bu rejimin uygulanmasından en büyük zararı Osmanlı Devleti görmüştür. Yabancılar, elde ettikleri kapitülasyonlar ile Osmanlı topraklarında birçok kişisel, adli ve ticari imtiyazlar elde etmişlerdir. Bu imtiyazlar şu şekilde sıralanabilir:

a) Kişisel İmtiyazlar: Yabancılar kendi din ve mezheplerine ait kiliselerde serbestçe ibadet edebilirlerdi. Kendi dinsel yöneticilerini rahatlıkla seçtikleri gibi, bu din adamlarının mabetleri içinde ve dışında dokunulmazlıkları da bulunurdu. Mevcut kiliseleri onardıkları gibi, yeni kiliseler de inşa edebilirlerdi. Yabancılar Osmanlı ülkesinde istedikleri yerde (Mekke ve Medine hariç) hiçbir kayda bağlı olmadan oturabilirler, suç işleseler bile sınır dışı edilmezler, serbestçe ticaret yapıp istedikleri malları alıp satarlardı. Yabancıların bulundukları ev, iş yeri ve ticarethanelerine ne olursa olsun konsoloslukların bir tercümanı hazır bulunmadıkça girilemez ve arama yapılamazdı. Konsoloslar tercüman ve kavaslarla birlikte bütün konsoloshane memurları imtiyazlardan yararlanırdı. Yabancılar kendi okullarını açıp buralarda istedikleri gibi eğitim ve öğretim yapabilir, ders içeriklerini kendileri belirleyebilirdi. Bu imtiyazlara kendi sağlık kuruluşlarını kurmaları da dâhildi. Bu sağlık kuruluşlarında kendi doktorları aracılığıyla da imtiyaz elde edebilmekteydiler.

b) Adli İmtiyazlar: Osmanlı’daki yabancıların kendi aralarındaki davaların yargısı konsoloshanelerdeki hâkim ve mahkemelerin yetkisi altındaydı. Osmanlılarla olan davalar ise mahkemelerde ancak yabancının bağlı bulunduğu konsolosluğun tercümanı huzurunda görülürdü. Eğer tercüman gelmemiş veya davayı bırakıp gitmişse dava olduğu gibi kalırdı. Yabancıları tevkif hakkı konsoloslara ait idi. Tercüman olmadıkça suçüstü durumunda bile kişi, tevkif edilemezdi. Mahkûm edilen yabancı, cezasını, Osmanlı hapishanelerinde değil konsolosluklarının hapishanelerinde çekerdi. Her türlü adli tebligatlar konsolosluklarca yapılırdı. Elçiliklerce kabul edilmeyen kanunlar (pasaport, gümrük, basın, şirketler) yayımlanmazdı.

c) Ticari İmtiyazlar: Yabancıların ticari imtiyazları onların bütün vergilerden muaf tutulmalarıydı. Sadece gayrimenkul vergileri, ithalat ve ihracat vergilerini kendi devletlerinin Osmanlı'ya izin verdikleri derecede öderlerdi. Rahatlıkla ticaret yapabildikleri gibi Osmanlı karasularında gemi işletmeciliği, yolcu ve eşya naklini de ellerinde bulundururlardı. Özellikle kıyı bölgelerinde yabancıların postane açma hakkı vardı. Yabancılara gelen ve giden her türlü mektup, telgraf ve paketler hükûmet ve yerel yönetimler tarafından denetlenemezdi.

Osmanlı Devleti’ndeki kapitülasyonların başlangıcına gitmek gerekirse; verilmiş olan ilk ticari imtiyaz, I. Murat zamanında, 1365 yılında, Ragusa Cumhuriyeti gemilerinin doğuda serbestçe dolaşmalarına izin veren ahidnamedir. Ardından 1387 yılında Cenevizlilerle yapılan ticaret antlaşmasında da Cenevizlilere birtakım imtiyazlar verilmiştir. Bu tarihten sonra birer ticaret kolonisi olan bu devletlerle kapitülasyon antlaşmaları devamlı olarak yenilenmiştir. 1536 yılındaki ve ilk kapitülasyonlar olarak kabul edilen Fransızlara verilen kapitülasyonlara kadar, Osmanlı’nın yaptığı bu muahedeler, genelde kendisinden daha güçsüz devletlerle gerçekleşmiştir. Bu imtiyaz muahedelerinin amacı, o dönemde Osmanlı ekonomisine canlılık getirilmesini, iç ve dış ticaretin geliştirilmesini sağlamaktır. Osmanlı İmparatorluğu’nun 1536 yılında Fransa ile yaptığı kapitülasyon antlaşması, ilk önemli antlaşmadır. Çünkü bu antlaşma Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı devletleri ile ilişki kurduğu tarihten beri ilk defa olarak iki hükümdarın onayını taşıyan ve Fransa ile ilişkileri düzenleyen bir belgedir. Buna göre, Fransız bayrağı taşıyan gemiler Osmanlı egemenliğinde bulunan bütün limanlarda serbestçe ticaret yapabileceklerdi. Diğer yabancı devletlerin gemileri, Osmanlı egemenliğinde bulunan denizlerde ancak Fransız bayrağı altında ticaret yapabileceklerdi. Bu sayede Fransızlar, kapitülasyonlar gereği Osmanlı denizlerinde serbestçe ticaret yapma özgürlüğüne kavuşmuştu. 1569, 1581, 1597, 1614, 1673 ve 1740 yıllarında yeni kapitülasyonlar verilmiştir. 1740 kapitülasyonlarıyla, Fransa’ya tanınan haklar daha da genişletilmiş, diğer Batılı ülkelere de aynı hakların tanınması kabul edilmiştir. 1740 kapitülasyonlarından sonra Osmanlı sınırları içerisindeki yabancı devletlere çok geniş ticaret yapma olanakları sağlanmış, hatta bu haklar sayesinde İstanbul’da yabancı postaneler açılmıştır. Osmanlı Devleti’nde kapitülasyonları kaldırma isteği 1856 Paris Kongresi’nden sonra belirginleşmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti bu antlaşma ile Avrupa devletleri arasına alınmış, ama yine de kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırma gücünü kendinde bulamadığı için, sadece ilgili devletlerin elçiliklerine kapitülasyonların aksayan yönlerini belirtmekle yetinmiştir. Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde büyük devletlerle yaptığı görüşmelerde, sürekli olarak savaşta taraf olmak için kapitülasyonlar konusunda düzenlemeler yapılmasını şart koşmuştu. İttihat ve Terakki Hükûmeti de kapitülasyonlardan kurtulma gereğini çok iyi anlamıştı. Ancak, yabancı devletlerin adli kapitülasyonların kaldırılmasına kesin olarak istekleri olmadıkları da anlaşılmıştı. Ama iktisadi ve mali kapitülasyonlar konusunda ılımlıydılar. Görüşmelerin sonuçsuz kalması üzerine İttihat ve Terakki Hükûmeti çok önemli bir kararla 9 Eylül 1914 tarihinde kapitülasyonları kaldırdığını tüm elçiliklere bildirdi. Ancak nota, antlaşmalara dayanan bir düzenin tek taraflı bir işlemle ortadan kaldırılamayacağını ileri süren Fransa, İngiltere, İtalya ve Rusya’nın sert protestolarıyla karşılaştı. Savaşta Osmanlı Devleti’nin müttefiki durumundaki Almanya ve Avusturya bile Osmanlı Devleti’nin bu kararına karşı çıktı; ancak Almanya daha sonradan Osmanlı Devleti ile yaptığı gizli bir antlaşma ile (11 Ocak 1917), diğer devletlerin de kabul etmesi şartıyla, kendi kapitülasyon haklarından vazgeçmeyi kabul etti. Almanya ile 1917’de imzalanan antlaşma sonrasında aynı koşullar çerçevesinde Avusturya-Macaristan ile de görüşmelere başlandı ve kaldırılma kararı bu devlete de kabul ettirildi. Aynı şekilde 3 Mart 1918’de Brest-Litowsk Antlaşması ile Rusya da Osmanlı Devleti’ndeki kapitülasyonları tanımadığını dünyaya duyurdu. I. Dünya Savaşı’nın kaybedilmesiyle, 1914’ten beri kaldırılmış olan kapitülasyonların durumu tekrar önem kazanmaya başladı. Örneğin, 19-20 Ocak 1919’da ateşkesin hemen sonrasında İngiltere, Fransa, İtalya fevkalade komiserleri arka arkaya verdikleri müşterek takrir ile tebaaları hakkında kapitülasyon usulüne riayet edilmesini ve Belçika, Yunanistan, Karadağ, Romanya ve Sırp tebaasına da verilmiş imtiyazlar çerçevesinde davranılmasını istediler. Milli Mücale sırasında, 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında gerçekleştirilen Erzurum Kongresi’nin 5. Maddesi’nde yer alan “Hristiyan unsurlara siyasi hâkimiyetimizi ve içtimai muvazenemizi bozucu imtiyazlar verilemez.” sözleriyle kapitülasyonlar konusunda alınan tavır ortaya kondu. Aynı kararlar Sivas Kongresi’nde de kabul edildi. Osmanlı Mebusan Meclisi’nin kabul ettiği Misak-ı Millî’nin 6. Maddesi’nde; “…Bu nedenle siyasi, yargısal, parasal alanlarda gelişmemizi önleyici sınırlamalara (kapitülasyonlar) karşıyız.” denildi ve siyasi, adli, mali gelişmemize engel kayıtlar olan kapitülasyonlara karşı olunduğu vurgulandı. İstanbul’un işgali ve Meclisin feshedilmesi sonrasında, Ankara’nın 7 Haziran 1920’de İstanbul Hükûmeti tarafından yapılan kanunlar, düzenlemeler, borçlanmalar ile yabancılara verilen imtiyazların tanınmayacağına dair kanun, her tarafta yayımlanmıştır. Böylelikle alınan kararlar gereği Ankara’nın hâkim olduğu bölgede kapitülasyonlar durdurulmuştu. Bu dönemde Ankara Hükümeti’nin yaptığı konumuz açısından önemli bir gelişme de, 28 Temmuz 1336 (1920) tarihli “Gümrük resminin 5 misline yükseltilmesine dair kanun”dur. 1921’de çıkartılan bir başka kanun ile de, bazı malların gümrük vergisinin üç misli daha artırılması sonucunda 1916 tarifesine göre, gümrük vergileri on beş misli artırılmış oldu. Ancak, 10 Ağustos 1920 tarihli İstanbul Hükûmeti tarafından imzalanan Sevr Antlaşması, kapitülasyonların yeniden kurulmasını öngörmüştür. Sevr Antlaşması’nın Kapitülasyonlarla ilgili maddeleri 261 ve 317 maddeler arasındadır. Buna göre; “Kapitülasyonlar, 1 Ağustos 1914’ten evvel, bunlardan doğrudan doğruya veya dolayısıyla istifade eden devletler menfaatine yeniden tesis edilecek ve 1 Ağustos 1914’ten evvel bunlardan istifade etmeyen müttefik devletlere de temsil edilecek; ecnebi postaneler yeniden açılacak, muahedelerden sayılanlardan başka hangilerinin meriyete geçmesi lazım geldiğini devlete bildirecekler” denilmişti. Sevr’de adli kapitülasyonlarla ilgili 136. Madde ile 6 ay içinde İngiliz, Fransız ve Japonya üyelerinden oluşacak bir adli ıslahat komisyonu, Osmanlı Hükümeti’nin de onayını alarak, muhtelit veya tek bir usul oluşturulmasını tavsiye ediyordu. Böylece Türkiye’nin elinden adli ıslahat yapma hakkı da alınmış olacaktı. 141. Madde ile azınlık okullarına, devletin hiçbir müdahalesinin olamayacağı, yabancı şirketlerin tüm haklarının geri verileceği de belirlenmişti. Böylece Türkiye’nin tüm mali denetimi ile birlikte idari denetimi de İtilaf Devletleri’nin eline geçecekti. Kısaca, Sevr Antlaşması’nda Osmanlı Hükûmeti tarafından kapitülasyonların kaldırılması, eksiltilmesi ve değiştirilmesi yolunda çıkarılmış olan bütün kanunlar, kararnameler, nizamname ve talimatnameler hükümsüz sayılmıştı. 1921 Şubat ayında bir Amerikan destroyerinde görüşen Ankara Hükûmeti ile Amerikalı yetkililer arasında Amiral Bristol’e iletilmek için verilen notada, TBMM’nin temel amacının, Anadolu halkının siyasal ve ekonomik birliğini sağlamak olduğu belirtilmiş ve kapitülasyonların kaldırılması koşuluyla Amerika ile dostane ilişkilere başlanacağı anlatılmıştı. 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması ile Sovyet Rusya, Türkiye’deki kapitülasyonları yok saymıştı. Ankara Hükümeti’nin başarıları İtilaf Devletleri üzerinde olumsuz etki yapmış ve yeni düzenlemelerin gerektiği kabul edilmiştir. Buna karşılık Mustafa Kemal ve arkadaşları ise kapitülasyonlar ortadan kalkmadan tam bağımsızlığa kavuşamayacaklarının farkındaydılar. Bu nedenle Lozan’a giden heyete verilen talimatlardan birisi de kapitülasyonların kesinlikle kaldırılması olacaktı. Kapitülasyonların hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde ve genel olarak ortadan kalkması, 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile mümkün olabilmiştir. Şüphesiz bu sonucun elde edilebilmesi büyük mücadeleleri gerektirmiştir. Lozan’da, 2 Aralık 1922’de toplanan ilgili komisyon "Kapitülasyonlar" meselesini ele alırken Komisyon Başkanı İtalya Dışişleri Bakanı Garroni, kapitülasyonların yerine, yasama ve yargı alanlarında Türkiye'nin egemenlik hakkı ile bağdaşabilecek başka bir formül getirilmesi teklifinde bulunmuş ve bunların görüşülmesi için üç tali komisyonun kurulmasını önermiştir. Ona karşılık veren İsmet Paşa, kapitülasyonların bir ulusun bağımsızlığı ile asla bağdaşamayacağı gerçeğini dile getirerek, onların başka bir tarzda bile olsa önlerine sunulmasını hiçbir surette kabul edemeyeceklerini vurgulamıştır. İsmet Paşa ayrıca Türkiye'deki yabancıların durumunun tüm uygar ve bağımsız devletlerde yürürlükte olan genel yasalara benzer yasalarla güvence altına alındığını belirtmiş, Türk delegasyonunun ancak kapitülasyonların tümden kaldırılması şartıyla tali komisyonlardaki çalışmalara katılabileceklerini vurgulamıştır. İsmet Paşa’ya karşılık veren Lord Curzon, kapitülasyonların antlaşma haklarına dayandığını, tarafların birbirlerine danışmadan ve kapitülasyonların yerine yeni bir sistem koymadan onları kaldıramayacağını ısrarla savunmuştur. İsmet Paşa’nın, Curzon’a verdiği cevapta Komisyon’un Türkiye’deki yabancılar konusunda Devletler Hukuku genel kurallarına göre karşılıklı ticaret antlaşmaları yapılması olanaklarını araştırabileceğini söylediği bilinmektedir. Bağlaşıkların uzlaşmaz tutumları, uzun süre Türklerin tali komisyonların çalışmalarına katılmamaları sonucunu doğurmuş, Lozan’da bu siyaset sürdürülürken, iç basında da kapitülasyonların devamında ısrar eden Fransa aleyhinde büyük bir mücadele başlatılmıştır. Neticede Lord Curzon’un, ABD Temsilcisi Child’la birlikte İsmet Paşa’yı ziyaret ederek tüm kapitülasyonları kaldırmaya ve bunu Antlaşmaya bir madde hâlinde eklemeye hazır olduklarını bildirdikleri görülmüştür. Ancak bunun bir şartı vardı Türk adli sistemi gelişimini tamamlayana kadar kendilerinin onaylayacağı geçici bir sistem yürürlüğe girecekti. Tahmin edilebileceği gibi bu şart da İsmet Paşa tarafından kesinlikle reddedilmiş, İsmet Paşa’nın sert ve kararlı tutumu sayesinde kapitülasyonlar Lozan Antlaşması ile kayıtsız şartsız ortadan kaldırılmıştır. Antlaşmanın 28. Maddesi; "Yüksek âkit taraflar, Türkiye'de kapitülasyonların bütün nokta-i nazarlardan tamamen ilgasını her biri; kendisine taallûku cihetinden kabul ettiklerini beyan ederler." hükmünü getirmiştir. Bu arada Lozan Antlaşması'na taraf olmayan devletler de sonradan değişik vesilelerle ve özellikle gümrük ve ticaret antlaşmaları akdetme yoluyla kapitülasyon ayrıcalıklarının sona erdiğini kabul etme yoluna gitmiştir. Osmanlı Devleti’nin en çok borç aldığı devlet Fransa idi ve Lozan Antlaşması’nın 46. Maddesi’ne göre borçların ödenmesi için müzakereler devam edecekti. Fakat kapitülasyon geleneğini sürdürme eğiliminde olan Fransa, Türkiye’ye ödemede sürekli sorun çıkarıyordu. 13 Haziran 1928’de imzalanan antlaşma ile ödeme bir takvime bağlandı ve Osmanlı Düyun-u Umumiye Sistemi tamamen kaldırılmış oldu. Fakat 1929 dünya ekonomik krizinin etkisi ile Türkiye yine ödeme zorluğu ile karşılaştı ve esneklik talep etti. 22 Nisan 1933’te Paris’te yeni borç sözleşmesi imzalanarak Türkiye’nin lehine düzenlemeler yapıldı. Bu dönemde meydana gelen diğer önemli bir sorun da, Türkiye’nin kapitülasyon sisteminin kalıntılarını temizlemek amacıyla aldığı tedbirler arasında, 1929’da çıkarılan kanunla, bir Fransız şirketi tarafından işletilen Adana - Mersin demiryolunun satın alınmak istenmesi ve Fransa’nın buna direnmesidir. Fransa’nın 1923-1932 döneminde, Misak-ı Millî’yi ilk tanıyan İtilaf Devleti olmasına rağmen Türkiye’ye karşı kapitülasyon anlayışını sürdürme geleneği, ilişkileri olumsuz bir çerçeveye oturtmuştur.

Dilek TEMİZ DİNÇ


KAYNAKÇA

1920’den 2007’ye Maliye Bakanlığı Albümü, Maliye Tarihçesi, T.C. Maliye Bakanlığı, 2008.

ÇUFALI, Mustafa, “Kapitülasyonların Mahiyeti ve Osmanlı Devleti’nin Yıkılışındaki Rolü”, Türk Yurdu Dergisi, C XIX-XX, S 148-149, Aralık 1999-Ocak 2000.

DİNÇ, Sait, “Atatürk Döneminde (1920-1938) Türk Dış Politikasında Gelişmelere Genel Bir Bakış; İkili ve Çok Uluslu İlişkiler”, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi, 2004.

Dünden Bugüne: Kapitülasyonlar, ATO, ATO Yayınları, No. 75, Ankara-Şubat 2004.

IŞIKSAL, Turgut, “Kapitülasyonlar, Lozan’da İngiliz Heyetine Verilen Gizli Raporun Tam Metni”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, S 16, Mayıs 1998.

MERAY, Seha, Lozan Barış Konferansı; Tutanaklar-Belgeler, Cilt VII, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2001.

PAMİR, Aybars, “Kapitülasyon Kavramı ve Osmanlı Devleti’ne Etkileri”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C 51, Sayı 1, 2002.

SAR, Cem, Atatürk ve Türkiye’nin Dış Politikası (1919-1938), Ankara 1973.