Halifeliğin Kaldırılması

Atatürk Ansiklopedisi sitesinden


İstiklâl Mahkemesi'nin Beyannamesi

Halifeliğin kaldırılması, Türk devriminin temel olaylarından biri, hatta Türk devrimini olası kılan gelişmedir. Bununla birlikte, sadece Türkiye Cumhuriyeti’ni ilgilendiren bir olay olmamıştır. Halifeliğin kaldırılması, 29 Ekim1923’te de Cumhuriyetin duyurulmasından sonra, yüzyıllarca İslam dünyasının sembolü olan Halifeliğin yeni yönetim içinde nasıl bir yeri olacağı bütün İslam topluluklarını, sömürgeci büyük devletleri, dolayısıyla, dünyayı yakından ilgilendirmiştir. Halifelik, üç nedenle Türkiye Cumhuriyeti’ni yakından ilgilendirmekteydi. Bunların ilki, Araplardan çok daha uzun bir süre Osmanlı hanedanının elinde olan halifeliğin tarihinin Osmanlı-Türk tarihiyle iç içe olmasıydı. İkincisi, halifeliğin İslam birliğini sağlamak ve İslam sınırlarını genişletmek görevinin yeni Türkiye’nin ulusal kimliğiyle uyumsuzluğuydu. Üçüncüsü de Türkiye Cumhuriyeti’nin hedeflediği değerler olan demokrasi, ulusallık ve laiklikle çelişmesiydi; Halifelik, Tanrı buyruklarına dayandığından, toplumun istencinin yaptırım kazanması demek olan demokrasi ile çelişiyordu. Dünya Müslümanlarının başı olarak taşıdığı uluslararası kimliğiyle ulusallıkla çelişiyordu. Tanrısal egemenliğe dayalı şer’i yasaları esas alıp İslam devletinin yöneticiliğini içerdiğinden din-devlet ayrımını öngören laiklikle çelişiyordu. Bu nedenlerle halifelik Türkiye Cumhuriyeti’nde yersiz kalıyordu. Halifelik, İslam dini kadar İslam devletinin de kurucusu olan Hazreti Muhammet’in ölümünden sonra onun dinsel ve yönetsel başkanlık görevlerini sürdürecek makam olarak ortaya çıkmıştı. Ebubekir’in ilk halife olarak bu göreve getirilmesinden sonra bu unvanı taşıyan kimse, hem din hem devlet başkanı olarak tanındı. Bu iç içelikle yönetilen İslam devletlerinde hukuk, sosyal yaşam, ahlak ve eğitim dine dayalı geliştiğinden tüm kuralları Şeriat adı verilen İslam yasası belirlerdi. İslam öğretisinde din adamı olmadığından dinsel yetkileri olmayan halifelerin görevleri yukarıda sayılanlara ek olarak imamlık yapmak, İslam mülkünü korumak için gerektiğinde tüm Müslümanları bir arada çarpışmaya çağıran Cihat duyurusu yapmak ve ulema atamalarından öte değildi. Dünyasal uygulamaların Şeriata uyumluluğunu onaylayan ve duyuran fetvaların verilmesi bile şeyhülislamların yetkisindeydi. Öte yandan, İslam dininde değişik mezheplerin ortaya çıkmasıyla halifeliği tanıyan sadece Sünniler olmuşsa da kuruma tüm Müslümanların liderliği olarak yaklaşım, yaygınlığını korumuştu. İslam devletleri çoğaldıkça aynı zaman dilimi içinde birden fazla halifenin bulunduğu da olmuştu. Halifelerin devlet başkanı da olmaları bu kuruma siyasal kimlik kazandırırken, ait olduğu devletin dış politikasında da yer hazırlamıştı.

Halife Abdülmecid Efendi

Osmanlılarda Halifelik: Halifeliğin 16. yüzyılda Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı almasıyla Osmanlı İmparatorluğu’na geçtiği kabul edilmektedir. Zaman içinde öbür İslam devletleri parçalanıp emperyalist ülkelerin egemenliğine girerlerken Osmanlı Devleti’nin bağımsız kalması Osmanlı Halifesini tanınan tek halife yaptı. Bununla birlikte Osmanlı padişahlarının bu unvanı pek kullanmadıkları, ayrıca, Osmanlı Rus savaşı sonunda imzalanan 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması’na kadar ülkenin uluslararası kayıtlarında yer almadığı görülür. Bu anlaşmayla Rusya’nın Osmanlı Ortodokslarının koruyucusu olarak tanınmasına karşılık Halifeye Kırım’daki Müslümanlar için benzeri hak verilmesi, yabancıların Halifeliği siyasal amaçla Osmanlı Devleti’ne karşı kullanmalarını başlatmıştır. Bundan sonra da adı pek geçmeyen bu unvana II. Abdülhamit, güçlenen ulusçuluk akımının İmparatorluktan çözülmelere yol açması üzerine hiç olmazsa İslam unsurunu bir arada tutabilmek için sarılmış ve bu unvanı Pan İslamist politika doğrultusunda siyasal amaçla öne çıkarmıştır. Oysa ulusçuluk, ülkenin İslam unsurlarını da etkilediğinden, ne padişahlar tarafından düzenli olarak kullanılmaya başlanan halifelik, ne de Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girerken duyurulan Cihat çağrısı, bağımsız devletlerini kurmak isteyen bu toplulukların karşı koymasını önleyebilmiştir. Güçsüzlüğünün yanı sıra din adına umduğu desteği de bulamayan Osmanlı Devleti, dört yıl süren büyük savaşta yenik düşmüştür.

İşgalcilerin Halifeliği Kullanması: Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren anlaşmalar, Amerika Başkanı Wilson’un 14 maddelik barış ilkeleri doğrultusunda, uluslara yaşadıkları topraklarda egemenlik hakkı tanınarak hazırlanınca savaşta çöken imparatorlukların üzerinde ulus-devletler kurulmaya başladı. Osmanlı Devleti temsilcileri ile imzalanan Mondros silah bırakışması ile Türklere de aynı hak tanındı. Ancak, anlaşmadan hemen sonra Osmanlı Devleti’ne ayrılan bazı yörelerin İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesi, bölge halklarının direnişleriyle karşılandı. Bölgesel karşı koymalarsa kısa zamanda işgal devletlerine karşı bir ulusal kurtuluş savaşına dönüştü. Kurtuluş Savaşı, çoğu silah arkadaşından farklı olarak, düşünceleriyle eylemlerini akılcılık ve bilime dayandıran Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde örgütlendi. Bu örgütlenme, ulusun bağımsızlığının kendi azim ve kararıyla kurtulacağını duyuran 22 Haziran 1919 tarihli Amasya Genelgesi’nden başlayarak ulusallık olgusu çerçevesinde geliştiriliyor, saltanat ve halifeliği dışlıyordu. İtilaf Devletleri, bu duyurudaki bağımsızlık vurgusuyla Türk ulusal hareketinin, sömürgelerindeki Müslümanları etkileyeceği kaygısına düştüler. Bu kaygıyla bir yandan ulusal gücü susturabilmek için işgalleri yaygınlaştırırken bir yandan da Padişah-Halifenin ve Osmanlı Hükûmeti’nin iş birliğini sağladılar. Böylece Kurtuluş Savaşı, iç ve dış düşmana karşı bir savaşa dönüşürken İtilaf Güçleri, Halifeyi koruma bahanesiyle İstanbul’u işgal ettiler. Başkentin işgale uğraması Mebuslar Meclisini çalışamaz duruma getirince 23 Nisan 1920’de Ankara’da ulusun egemenliğini temel alan Büyük Millet Meclisi kuruldu. Bu, Ankara’yı ulusal mücadelenin siyasal merkezi yaparken İstanbul Hükûmeti, kurduğu Hilafet Ordusu’nun ulusal güçlere yenilmesi, onayladığı Sevr Anlaşması’nın tanınmayarak Kurtuluş Savaşı’nın sürdürülmesi ve bu gelişmelerin uzantısı olarak çarpışan ülkelerin siyasal ilişkilerini gitgide Ankara Hükûmeti’ne yönlendirmeleriyle saygınlığını iyice yitirdi. Kurtuluş Savaşıysa, Türkiye Büyük Millet Meclisinin aldığı kararla kurulan düzenli ordunun 1922 Eylülü’nde kazandığı zaferle noktalandı. Türk ordusunun zaferi, savaşan tarafları barış ilkelerini saptamak üzere toplanan Lozan Konferansı’nda bir araya getirdi. Kurtuluş Savaşı’na başlangıcından beri karşı tavır alan İstanbul Hükûmeti’nin barıştan sonra yönetiminin süreceğini var sayarak Lozan Görüşmelerine katılmak istemesi, saltanat yönetiminin sonunu getirdi. Aslında TBMM’nin ulusal egemenliğe dayalı olarak kurulmasıyla saltanatın ve halifeliğin ulusal hareketin öncülüğünde gelişen yeni oluşumda yeri olamayacağı belli olmuş ve Meclis içinde ve dışında bunu onaylamayanların ayrışmasına yol açmıştı. Atatürk’se yurdun işgallerden kurtarılması ve ulusun bağımsızlığına kavuşması en öncelikli sorun olduğundan kamuoyu hazır olana kadar bu makamların geleceği için kesin ifadeler kullanılmamasını yeğlemişti. Kurtuluş Savaşı’nı engellemeye çalışan İstanbul Hükûmeti’nin ülkenin geleceğinde kendini söz sahibi görmesi genel tepkiyle karşılanınca konu Meclise getirildi ve 1 Kasım 1922’de Meclis, saltanatı kaldırma kararı aldı. Halife unvanı ile İstanbul’da bırakılan son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in can güvenliği olmadığını öne sürerek karardan 15 gün sonra İstanbul’daki İngiliz işgal güçlerine sığınıp ülkeyi terk etmesi, kararı gizli veya açık olarak onaylamayanları susturdu. Öte yandan, Vahdettin’in sığınma isteğini İtilaf Güçleri Komutanı olan General Harrington’a “Halife-i Müslimin” imzalı mektubu ile bildirmesi, gideceği yerde Halife unvanını kullanmayı umduğunun bir göstergesiydi. Bu durumda TBM Meclisi Vahdettin’in şahsında Halifeliğin dış güçler tarafından kullanılmasını önlemek için hemen bir karar alarak Osmanlı Hanedanı’nın en yaşlı üyesi Abdülmecit Efendi’yi Halife olarak atadı.

Saltanatsız Halifelik: 1 Kasım’da Osmanlı İmparatorluğu’nun resmen sona ermesi ve TBMM Hükûmeti’nin ülke yönetime tek başına egemen olmasıyla, Halifeliğin siyasal gücü zaten son bulmuştu. Bu nedenle yurt içinde ve dışında halifeliğin kaldırılacağı söylemleri yayılırken zamansız adımlar atmamayı bayrak edinen Atatürk’ün başını çektiği Cumhuriyetçi kesim halifeliğin siyasal gücü olmayan bir düzen içinde anlamsızlığını göstererek toplumu halifeliğin kaldırılmasına hazırlamaya yöneldi. Atatürk, halifeliğin sürmesini sadece saltanat özlemi olanlara eski yönetime dönüş olasılığını düşündüreceği için değil, dış ülkelerin yeni cumhuriyetin iç işlerine karışmalarına olanak sağlayacağı ve Türkiye'nin çağdaşlaşması için tasarladığı Türk devrimini engelleyeceği için sakıncalı buluyordu. Yurt gezilerine çıkıp aydınlatıcı konuşmalar yaparak halka bu düşüncelerini anlattı; ayrıca, emperyalist ülkelerin Türkiye’deki değişimin sömürgelerindeki İslam topluluklarına esin kaynağı olacağından korktukları için halifeliği kullanarak yenilikleri durdurmak isteyeceklerini, uluslararası niteliği olan bu makamın ulusal yapı içinde tutulmasının bağımsızlığa zararlı olabileceğini hatırlattı. Görüşlerini; yetişen kuşaklara aktarmaları için öğretmenlerle, topluma duyurmaları için basın temsilcileriyle, ileri adımlardan ödün verilmeyeceğinin anlaşılması için askerî komutanlarla paylaştı. Duygusal bağlar veya çıkarsal nedenlerle Halifeliğin kaldırılmasını istemeyen eski düzen yanlılarıysa bu makama destek vermek için Abdülmecit Efendi’ye bağlılıklarını bildiren ziyaretler yapıp armağanlar sundular. Atatürk’ün bir yurt gezisi nedeniyle Meclis’te bulunmayışını değerlendirerek siyasal güç kazandırmak istedikleri Halifenin Meclis içinde yer alması gerektiğini içeren bir kitapçık yayımlayarak dağıttılar. Bu yakınlıktan güç alan Abdülmecit Efendi de Halifeliğe atanırken uymayı kabul ettiği koşulları gözardı etmekten kaçınmayarak saltanat çağrıştıracak unvanlar kullanmaya, heyetler kabul edip siyasal görüşmeler yapmaya başladı. Halife ve yanlılarının amaçladığı, halifeliğe güç kazandırıp Osmanlı kurumlarını yaşatmaktı. Ne ki, tarihi boyunca siyasal bir görev, hatta devlet başkanlığı olan Halifelik, Cumhuriyetin duyurulması ve Atatürk’ün de Cumhurbaşkanı seçilmesiyle daha da yersiz ve anlamsız bir durumda kaldı. Bu aşamalar karşısında emperyalist ülkeler daha da telaşlandılar. Atatürk’ün uyardığı gibi, halifelik kaldıkça Türkiye’nin kaçınamayacağı müdahaleleri geciktirmediler: İngiltere’nin güdümündeki Hint Müslümanları ilkin Halifelik kurumunun sürdürülmesi için Atatürk’e Halifelik önerdiler. Ancak, bu öneriyi sertçe geri çeviren Atatürk’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi, onların ve devletin başında Halifeyi görmeyi umanların beklentilerini sona erdirdi. Aynı zaman dilimi içinde dış basın, özellikle İngiliz gazeteleri Halifeliğin kaldırılmasının aymazlık olacağını, Türklere büyük zararlar vereceğini içeren yazılarla donandı. Bunların, kamuoyunu etkilemek üzere yurt içinde tutucu gazetelerde yer alması, Atatürk’ün halifeliğin sürmesini sakıncalı görmekteki haklılığını anlatırken bu savın doğruluğunu kanıtlayan bir başka gelişme yaşandı: Hint Müslümanlarının lideri Aga Han ve yardımcısı Emir Ali, sözde bu cemaat adına, gerçekteyse İngiltere’nin yönlendirmesiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanına halifelik kaldırılırsa Türkiye’nin İslam ülkeleri arasında hiç saygınlığı kalmayacağını içeren bir uyarı mektubu gönderdiler. İstanbul’da saltanatçı-halifeci bazı kimselere de aynı anda gönderilen bu mektup Başbakanın eline geçerken, tutucu gazetelerde Halifelik olmadan Türk devletinin üçüncü sınıf bir Tatar devletçiğinden farklı olmayacağı yorumuyla yer aldı. Bu olay, uluslararası kimliğiyle Halifeliğin ulusal Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına ne denli zararlı olabileceğinin yeni bir göstergesiydi. Mektubun tartışmaları sürerken Meclis’te başlayan bütçe görüşmeleri sırasında Abdülmecit Efendi’nin Halifelik ve Hanedan ödeneğinin artırılması için başvurması, Halifeliğin kaldırılmasının tartışmaya açılmasını tetikledi. Bütçe görüşmeleri, savaşmaktan yorgun ve yoksul düşmüş Türk halkına, yüzyıllarca tüm İslam alemine yönelik bu makamı sadece Türklerin beslemiş olduğunu, bundan sonra da yine Türk halkından bu özveriyi hem de Cumhurbaşkanlığı bütçesini de aşan bir ödenek ayırarak sürdürmesinin beklendiğini hatırlatmıştı. Böylece, bütçe görüşmeleri, Halifeliğin kaldırılmasının Mecliste gündeme getirilmesini sağlayan gelişme oldu. Atatürk’ün, 1 Mart 1924’te Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik ve bütünlüğünü sarsabilecek tehlikelere karşı uyarılar yapıp dinin siyasetten ayrılmasının kaçınılmazlığının altını çizdiği TBMM İkinci Dönemi açılış konuşmasının ertesi günü Urfa Meb’usu Şeyh Safvet Efendi ve 53 arkadaşının Halifeliğin kaldırılması önerisi, Mecliste tartışıldıktan sonra 3 Mart günü yapılan ve bir olumsuz oy çıkan oylama sonunda 431 Sayılı yasa olarak kabul edildi. Halifeliği kaldıran yasanın bir maddesi de Halife Abdülmecit Efendi ve Osmanlı Hanedanı’nın yurt dışına çıkarılmasıydı. 4 Mart günü sınır dışı edilen Abdülmecit Efendi, seçeneği olan İsviçre’ye gider gitmez ilişki kurduğu çeşitli İslam topluluklarından beklediği desteği bulamadı. Aksine, kararı izleyen bir hafta içinde dokuz ayrı Arap emiri kendi halifeliğini duyurdu. Halifeliğin kaldırılma kararı kadar bu duyuruların da dünya Müslümanları arasında kayda değer bir yankı yapmaması, hatta İslam dünyasının Halifeliği başka bir ülkede yaşatmayıp er geç bu karara uyum sağlaması, ulusal değerler karşısında dinsel değerlerin birleştirici bir rol olamayacağını bir kez daha gözler önüne serdi. Bu önemli karar Türkiye Cumhuriyeti’ni iki başlılıktan kurtarırken aynı gün Meclis’te kabul edilen Şeriye ve Evkaf Vekaletleri’nin kaldırılmasını ve ilkokullarda ulusal eğitim birliğini sağlayan yasaların da kabul edilmesiyle yönetim, eğitim ve yargıda laikliğin temelleri atıldı. Bu tarihî kararlar, Türk toplumu kadar tüm tutsak uluslara da çağdaşlık modeli oluşturacak olan Türk devriminin önünü açtı.

Seçil KARAL AKGÜN


KAYNAKÇA

ATATÜRK, Nutuk, Cilt II, TİTE Yayınları, Ankara 1964.

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I-II.

AKGÜN, Seçil Karal, Halifeliğin Kaldırılması, Temel Yayınları, İstanbul 2006.

TBMM Zabıt Ceridesi, 3 Mart 1924, Dönem II.

Bağlantılar[düzenle | kaynağı değiştir]